| |
|
Tarihte İslam ve politikaDinin siyasete alet edilmesi, gerçekte bu gerekçeyle kapatılan Refah Partisi'yle başlayan bir süreç değil. Peygamber dönemi sonrasında başlayan bu durum, özellikle Şia tarafından kurumsallaştırıldı Fazilet denemesinin geldiği noktayı gördünüz: Koltukta kim oturacak? Onca eveleyip gevelemenin ardından gelinen nokta ve cevabı bulunamamış soru sadece bu oldu.
Yenilikçiler mi, ihtiyarlar mı? Partiyi 'emanetçi' mi yönetsin, yoksa kalıcı birini mi bulalım... İç transferi tamamladık, dışarıdan kimi alalım? Kadınlara yer verelim mi, vermeyelim mi; vereceksek başörtülü mü olsun, başı açık mı? İsrail elçiliğinin kokteyline gidelim mi?..
Bu kesimde aylardır konuşulanlar içinde -aslında durum geçmişte de farklı değildi- siyaset sosyolojisi namına kırıntıya bile rastlanmadı. Yaşanan ve millete yaşatılan olanca badirenin ardından doğru dürüst özeleştiri yapılmadığı, dükkânı açık tutmaktan başka amaç güdülmediği hissi uyandı. Bu genel anlayış yüzünden, deyim yerindeyse FP cephesinde kan gövdeyi götürürken, 'İslamcı' olarak nitelenen basından çıt çıkmadı; kadim konulardan zerre kadar sapmadılar. Besbelli kime biat edeceklerinin söylenmesini bekliyorlardı. Neyse ki söylendi, şimdi rahatladılar.
Ve en anlamlısı, aylardır devam eden demokrasi yırtınmasının içe dönük olarak hiçbir anlam ifade etmediğinin ortaya çıkması kimse tarafından yadırganmadı. Kutsal siyaset! Bu, üzerine ölü toprağı serpilmişliğin herhalde önemli bir sebebi dindar kesimde siyasetin alabildiğine kutsallaştırılması.
Şia kültürüne mahsus bu yaklaşım, kuşkusuz Hz. Peygamber'in nebilik sıfatıyla devlet başkanı olma sıfatının aynı kaba konulmasından kaynaklanıyor. Oysa Hz. Muhammed politikacı kişiliğinden dolayı değil, Allah'ın elçisi olmasından dolayı siyasi otoritenin başındaydı.
Mısır Krallığı'nın en güçlü olduğu dönemde ortaya çıkmış Hz. Musa, veya Roma İmparatorluğu'nun hâkimiyetinin tartışılmadığı coğrafyada elçiliğini ilan eden Hz. İsa'nın (1) aksine, İslam peygamberi, siyasi bir otoritenin söz konusu olmadığı, ilkel kabile geleneklerine dayalı hayatın sürdüğü Arap yarımadasında ortaya çıktı.
Kuran'da devlet konusunda değil ilahi model ortaya konulması, 'devlet' kelime olarak dahi geçmediği halde, peygamber, adını devlet olarak kesinlikle telaffuz etmeksizin, Medine site idaresini kurmak zorunda kaldı. Hz. Muhammed, hayatı boyunca, gerek özel gerekse ilahi görevi gereği kaleme aldığı mektuplarını, yaptığı anlaşmaları sadece Allah'ın elçisi sıfatıyla imzaladı. Masum imam Hz. Muhammed'in vefatından sonra, özellikle Şia kültürü 'masum imamın' ilahileştirilmiş otoritesine bunun aksinde dayanak bulduğu için, siyasetin esaslarını iman sisteminin parçası haline getirip halkın önüne koydu. O sayede siyasi liderliği eleştiri oklarının dışında tuttu ve imamı eleştirmeyi küfürle eş saydı.
Acı olan şuydu: Harici taifesinin (2) virüs gibi Müslümanların zihnine bulaştırdığı, zamanla İslami hüküm zannedilen yakıştırmaların ve siyasi mücadelede Şia geleneğine bağlanmayı seçip, bunu Türk toplumuna Kur'ani çizgi diye dayatılmasıydı. Sonuçta kaçınılmaz tehlike, dinin siyaset, ya da siyasetin din sayılmasıydı. Ve böyle de oldu.
Kitabında açıkça "Ey Davut, seni yeryüzünde hükümran kıldık. İnsanlar arasında adaletle hükmet."
(Sa'd. 26) "Allah size işleri ehline vermenizi, adaletle hükmetmenizi emreder" ( Nisa. 58) diyen Allah'ın, insana hükmetme iradesi tanımadığını, iktidar alanı bırakmadığını savunmak akla ziyan bir yaklaşım. Ama İslam kültürünün Müslüman devletleri yöneten siyasilerin arzusuna uygun şekillendiği, iktidarı elinde tutanların beceriksizliklerinin bile takdiri ilahi denilerek sindirildiği de bir gerçek.
Peygamber'den sonra İslam tarihinin bir tek dönemi yok ki, siyasi otorite dini, ister halife sıfatıyla ister hükümdar veya devlet başkanı sıfatıyla kendi iktidarını sürdürmek için kullanmamış olsun. Ve bir dönem yok ki, din siyasi mücadelenin aracı olmanın dışında kalsın.
Hz. Muhammed'in vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında yaşananlardan, hilafet mücadelelerine, Kuran yaprakları takılı mızraklarla yapılan savaşlardan, Peygamber torunlarının şehit edilişine kadar, bugünkü ayrılıkların kaynağı tüm olayların özünü oluşturdu iktidar kavgası. Ve ortaya atılan sözde dini görüş ayrılıklarının bahane olmaktan öte taşıdığı bir anlamı keşfeden çıkmadı.
Peygamber'in dünyadan ayrılışı üzerinden çok geçmeden, onu tanımış insanların çoğu hayattayken, mesela Hz. Osman dönemindeki akraba kayırmacılığının, mal-mülk biriktirme kavgasının bugünün dünyasında şikâyet edilen olaylardan farklılığı nasıl iddia edilemezse; Hz. Ali'nin çocuklarının Muaviye'nin oğlu Yezid'le karşı karşıya gelişlerinin de ilahi dayanağı bulunduğu savunulamaz. Cahiliye döneminin etkili sülalesi Emevilerin Hz. Osman döneminde, onun evlilik bağı sayesinde kontrol etmeye başladıkları iktidarı, Peygamber'in mensup olduğu Haşimoğulları ailesinden alma kavgasıdır olup bitenler. (3) İki tarafın da zihninde, -Peygamber soyunun zulme uğramışlığı inkâr edilemez elbette- tek bir Kurani delil yoktur. Aksine Hz. Muhammed'in kendisinden sonra otuz yıl düzenin eskisi gibi süreceği, sonra 'iktidarın yakıcı bir saltanata dönüşeceği' öngörüsü doğrulanmıştır. (4)
Dipnotlar
(1) Haricilik, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki ihtilaf sırasında başlangıçta Ali'den yana oldukları halde, önce halifeyi ihtilafın halli için hakem tayinine ikna eden, sonra da Ali'yi "Kur'anda hüküm Allah'ındır, denildiği halde sen nasıl hakem tayin edersin" diyerek kâfir olmakla suçlayanlar. Haricilik, her Müslüman'ın, cemiyetin yerine ve hatta üstüne kendini koyarak anlayışına göre dini hüküm çıkarmasını öngörmesi dolayısıyla, bir bakıma anarşist de sayılabilir.
(2) Emevi soyunun dayandığı Ebu Süfyan, Mekke'de zenginliğiyle tanınmış, sözü dinlenen, cahiliye dönemi değerlerinin korunması mücadelesinde bayraklaşmış, ancak Mekke fethedildikten sonra ailesiyle birlikte Müslüman olmuş bir kişi.
3) Ahmet bin Hambel 4. 273 'Mezhepler her zaman siyasiydi' Dinin siyasi alanda kullanımının tarihini çok eskilere dayandıran Profesör Mehmet Aydın, mezheplerin iktidarı elde etme kaygısı güttüğünü, bu amaçla da ayet ve hadisleri kendine göre yorumladığını, hatta uydurduğunu belirtiliyor
Prof. Mehmet Aydın, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı ve Felsefe Bölümü Başkanı. Aydın, çalışmaları yurtdışında da yankı uyandıran bir din alimi.
Dinin siyasi mücadele kullanılmasına İslamın hangi devresinde rastlıyoruz?
Peygamberin vefatından hemen sonra başladı. Ayrılıklar itikada ilişkin gözükse de kesinlikle siyasi niteliktedir. Mezhepler tarihi bir bakıma siyasi tarihtir denilebilir. Ben iktidar olmak istiyorum diye açıkça söylemiyordu insanlar. Buna gerekçe hazırlıyordu. Ayetleri kendine göre yorumluyor, hadis buluyor, olmazsa uyduruyordu.
Ayrılıkların düğüm noktası Allah'ın insana iktidar yetkisi verip vermediği, gibi görünüyor.
Vermiş ama, herkes aslında 'bana verdi' demek istiyor.
Çözümü olabilir mi bunun?
Siyasetçiler dünya programı yapmalı. Enflasyon nasıl düşer, dış ilişkileri nasıl düzenlenir, sorunlar nasıl çözülür, bunlar söylenmeli. Ahiret programı vatandaşa aittir. Dünya programını başaramayanlar dinin arkasına sığınıyor.
İslami parti veya Müslüman parti diye nitelenen siyasi organizasyonu, din-siyaset-devlet ilişkisi açısından nasıl değerlendirmek lazım?
Batı'da Hıristiyan partiler var, bizde de niye Müslüman Demokrat Parti olmasın diye düşünülebilir. Ama bizdeki tablo çok farklı. Gerçi Batı'daki Hıristiyan Demokratlar'ın tüzüklerinde inanç değerlerinin hayata geçirilmesi vardır ama hiçbirisine esasta dini parti denilemez. Bence Türkiye'nin problemi dini değil kültürel nitelikte. Batılı bilir ki, din bir partiyle özdeşleştirilemez.
Diğer İslam ülkeleri de aynı sıkıntıyı yaşamıyorlar mı?
Türkiye diğer İslam ülkeleriyle aynı kefeye konulamaz. Çünkü anayasalarına bakıldığında hiçbiri Türkiye'nin iddialarına sahip değil. Biz demokratik, laik, sosyal hukuk devletiyiz, diyoruz. Onların böyle bir sorunu yok. Yine de Türkiye din-siyaset ilişkisi açısından içlerinde en rahat ülke durumundadır.
-Siyasetçiler açısından kolaycılık mı dini değerlerin kullanımı?
Bu Türkiye siyasetinin temel problemi. Entelektüel birikimin azlığı da etkiliyor. Kapatılan RP'nin ne kadar İslami parti olduğu daha yüksek düzeyde tartışılabilirdi. Basınıyla, partileriyle hepimiz, bu parti İslami dedik; onlar da, haşa ne haddimize, demeyip, iltifat saydı ve bu tavır oy getirdi. Öyle değiliz deselerdi kapanmayabilirlerdi.
Türkiye'de din bilginlerinin azlığı ve entelektüellerin dini konulara uzak kalışı da söz konusu.
Bizde imam hatip okullarının açılış gerekçesi, cenazeleri kaldırmak için imam bulmak. Nerde kaldı ki İslam alimi yetişsin. Bu yüzden kültür olarak diğer İslam ülkelerindeki birikime mecbur olduk. Bunlar bizim birikimimize uymadı ve sıkıntı doğdu. Aydınların İslami bilgi noksanlığı ise hazin. Öyle şeyler var ki Batılı aydının kaleminden hiçbir zaman çıkmaz.
Bilgilenme süreci kesintiye uğramazsa din adına siyaset yapmak zorlaşır mı?
Kesinlikle. Şu anda dahi bu zorluk kendini gösterdi. Çünkü okuryazar kesim gör-dü ki, kendi adlarına siyaset yapanların başlarına bir şey geldiğinde bundan onlarla birlikte zarar görüyorlar.
[Ana Sayfa]
[İnsan]
[Yaşam]
[Türkiye]
[Politika]
[Yorum]
[Dış Haberler]
[Ekonomi]
[Borsa/Finans]
[Spor]
[Kültür/Sanat]
[Arka Sayfa]
[Yazarlar]
|
|
Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
TIKLAYIN !
|