Radikal-online Sanal Kütüphanesi için tıklayınız...

Başlığı 'Geri zekâlı'ydı

hdevrim@radikal.com.tr
Fransızları Fuar'a almayalım da, Ermeni soykırım kararı ne demekmiş görsünler, diyenler oldu. Aksine, çağırın da 'Türkiye'de çıkarımız var' diye gidip, kendi parlamentolarını zorlasınlar, diyecektim ki yeni köşe yazarını gördüm: Rasim Öztekin. Abanoz Sokağı'nın adını Fransız Sokağı yapalım, diyor (Akşam, 5 haz.). Köşe yazarı avcısı meslektaşlarımı kutlarım!

Hikâyat-ı şikâyat Bu defa gelen çok ünlü bir bankacıydı
Bugün anlatacağım şikâyet hikâyesinin kahramanı Kâzım Taşkent. Kimdi Taşkent? Almanya'da kimya mühendisliği öğrenimi görmüştü. Türk şeker sanayiinin öncüsü ve kurucusuydu. Özel sektöre geçti. Doğan Sigorta'dan sonra Yapı Kredi Bankası'nı kurdu, Türk bankacılığına öncülük etti. Doğan Kardeş ve Hayat dergileriyle başarılı bir yayımcılık yaptı.
Türkiye'nin ilk özel sektör liderlerindendi; aynı zamanda bir düşünür, dönemin etkili kişiliklerinden.
Yeni Sabah'ın patronu o gün, gene adını vermediği bir misafirini birlikte ağırlamamızı istemişti.
Hakkı Bey, diyordu Taşkent; beni bir arkadaşımdan, bir dostumdan etmeye ne hakkınız var?
Dostum dediği, Başbakan Menderes'in ünlü müsteşarı Ahmet Salih Korur'du. O müsteşarken, kızı bir ara evi terk ederek Almanya'ya kaçmış, baba dostu Kâzım Bey de ardından giderek onu otomobil camı silerek hayatını kazandığı bir benzin istasyonunda bulmuş, dönmeye razı etmiş ve şirketlerinden birinde yönetim kurulu üyeliğine getirmişti; gerçek bir amca gibi davranmıştı.
27 Mayıs ertesini yaşıyorduk. Menderes'le birlikte Ahmet Salih Korur da ikbalden düşmüş, sorgular, davalar, idamlar derken, bu onurlu devlet adamı yatağından çıkamaz olmuştu. İstinye'deki evinde kalıyordu. Bir yazımda bu durumu anlatmış ve sormuştum:
Yazlık evine gidip gelirken her gün İstinye'den geçen Kâzım Taşkent'in aklına, nasıl oluyor da bu eski ve yakın dostuna uğrayıp bir hatırını sormak gelmiyor, diye...
Taşkent sakin, duygulu, ama belli etmemeye çalışsa da öfkeli bir sesle, bana verip veriştiriyordu. Ağzı iyi laf yapanlardandı, lirik bir hitabet tarzı vardı. Bir dostun ne kadar güç kazanıldığını, insanın bütün servetini kaybetmesinin bile sevgili bir dostu kaybetmek kadar üzücü olamayacağını söylüyordu.
Safa Kılıçlıoğlu'nun, koltuğunda iğne üzerindeymiş gibi iğreti oturduğunu ve yüzündeki endişe ifadesini görüyordum. Devlet başkanlarının karşısındayken bile dik durmayı bilen bir gazete sahibinin, büyük banka patronu önündeki haline o gün bir anlam verememiştim. O dönemin şartları altında patron gazetecinin, patron bankacıya kafa tutacak kadar güçlü olmadığından habersizdim. Her neyse, Kılıçlıoğlu belli ki benim müştekiye ters bir cevap vermemden endişe ediyor, ama hiç söze karışmadan, susuyordu.
Taşkent bitirince, ben başladım.
Aylar önce bir sabah Yusuf Ziya Ortaç evinden çıkarken pek hüzünlüydü, dedim; kendisinden dinlemiştim. Çünkü o gün, ünlü Akbaba mizah dergisini çıkarışının tam kırkıncı yıldönümüydü, ama bunu kendisinden gayrı hatırlayan olmamıştı. Divanyolu'ndaki işyerine girer girmez yüzü aydınlandı. Odadaki masa, koltuklar, etajerler, sehpalar, yer halıları... ne varsa, hepsinin üzerinde bir buket, bir çiçek sepeti, tavanlara kadar... Ve hepsinin üzerinde Kâzım Taşkent'in bir kartı. Dünyalar Yusuf Ziya Bey'in olmuştu.
Taşkent'e sordum:
Ben bu çok şık davranışınızı o zaman yazmıştım, hatırladınız mı?
Elbete, nasıl unuturum!
Ama ben, teşekkür ettiğinizi hatırlamıyorum.
Ne deseniz haklısınız..., diye davrandı.
O gün sizi methettim diye teşekkür etmenizi beklememiştim ki, diye özünü kestim... Tıpkı, sizi eleştirdiğim zaman gelip beni Patrona şikâyet etmenizi de beklemediğim gibi.
Dost olduk Taşkent'le. Meydan Larousse işinde, bize bir ölçüde omuz verenler arasında yer aldı.

32. Gün ve asıl suçlular
Mehmet Ali Birand'ın son 32. Gün programı hadise oldu; nitekim, bir kere daha yayımlama ihtiyacı duydular (Show TV, 2 ve 4 haziran); ben de bu arada, program hakkında on yedi yazı ve haber okudum. Hepsinin birleştiği bir nokta var: o akşam Hülya Avşar ile gençler kapıştılar.
Haberlerden üçü (Milliyet, Posta, Ateş) ile yazarlardan yedisi (Okay Gönensin, Aykut Işıklar, Neşe Toptaş, Hakkı Yalçın, S. Ünal-H. Sutay, M. Bayram Dede, Nedim Odabaş) gençleri haklı buldu. Üç yazar (Hıncal Uluç, Erdoğan Sevgin, Şükrü Kanber) Avşar'dan yanaydı. Dört yazar da (Tekin Aral, Sina Koloğlu, Ali Hakan ve ben) iki arada kaldılar.
Uç değerlendirmeler 'Yaşa Hülya!' diye haykıran Hıncal Uluç ile Avşar'ın davranış biçimini bir psikiyatra sorma ihtiyacını duyan Milliyet'ten geldi.
Gençleri savunanlar, onlar Avşar'a değil, bu vesileyle toplumdaki adaletsizliğe, çarpıklığa duydukları isyanı dile getiriyor, dediler. Avşar'a arka çıkanlarsa, daha çok gençlerin hoyrat tavırlarından ve pek nazik olmayan suallerinden şikâyetçiydiler.
Ben, bizi suçlu buluyorum: gazetecileri ve televizyoncuları. Hülya Avşar'ı hak etmediği bir yere getirerek şımartan ve gençleri, elimizdeki bütün imkânları kullanarak agresif hale getiren, biz değil miyiz!

RADİKAL ONLINE OKUR ANKETİ
Bu haberi doyurucu buluyorum --------------->
Bu haberi yeterli buluyorum -------------------->
Bu haberi yetersiz buluyorum ------------------>
Bu haberi taraflı buluyorum --------------------->
    

[Ana Sayfa] [İnsan] [Yaşam] [Türkiye] [Politika]
[Yorum] [Dış Haberler] [Ekonomi] [Borsa/Finans]
[Spor] [Kültür/Sanat] [Arka Sayfa] [Yazarlar]


 

Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
TIKLAYIN !

 
Yukarı  Yukarı Çık

Geri  Geri Dön

Görüş ve düşüncelerinizi webadmin@radikal.com.tr adresine yazabilirsiniz. Bu site en iyi Netscape 3.0 veya üstü ile görüntülenebilir. 800x600 çözünürlük tavsiye edilir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz.
 

Bu konuya ait haber listesine dönmek için tıklayınız