| |
|
Yılmaz'ın çete imtihanı (2)Yılmaz ne yazık ki bazı çevrelerin yönlendirmesiyle 'Yeşil ölürse elbette yürüttüğümüz soruşturmalardan netice alamayız' dedi. Oysa Mahmut Yıldırım'ın suskunluğunun 'can güvenliğinin sağlanması' koşuluyla sağlanabildiği açıkAVNİ ÖZGÜREL-Dün çeteleşmenin hangi boyutta olduğunu, siyasi iradenin şaşkınlığını ve Cengiz Ersever'in sorgusunda Ankara Emniyeti'nin nasıl açığa düştüğünü anlatmaya çalışmıştık. Bugün Mahmut Yıldırım'dan söz edeceğiz.
Bir: Bu kişi kendi başına ve hesabına çalışan, canı isterse zaman zaman resmi zevatla temas eden birisi değildir. Bağlantı kurduğu kurumların tamamında kimlerle temas ettiği malumdur ve bunların büyük çoğunluğu şimdi bile diledikleri anda onunla ilişki kurabilme imkânına sahiptir.
İki: Mahmut Yıldırım, hiç şüphe edilmesin ki, vitrindeki isimdir. Onun her zaman beş on kişilik bir ekiple birlikte hareket ettiğine, bunların da kendisine 'en üst düzeyde himaye ve koruma' sağladıklarına inanmak aklın gereğidir. Zira Yıldırım herhalde gelinen noktada telefonla istediği anda ulaşıp ulaşmayacağını bilmediği bir 'kalkan'a güvenemeyeceğini düşünecek kadar tecrübe sahibi olmuştur. Kaldı ki elinde artık geçmişte olduğu türden imtiyaz belgesi bile yoktur. Bir mekândan çıksa bir başka mekâna gidene kadar yolda tek bir dakika korumasız yürümeyi göze alabileceğini sanmak saflık olur. Tesadüfen 'çevirmeye' denk gelip gelmeyeceğinden, şüpheli diye durdurulsa laf anlamayan bir trafikçiye veya asayiş ekip amirine başını çarpıp çarpmayacağından emin olamadığı koşulda, bırakın yer değiştirmeyi, pencereden bakacağına dahi ihtimal verilmez. Geçmişte omuz omuza olduğu insanlarla da bağlantılarını değil bırakmak, onlarla en yakın ilişki içinde olması, yakalarına sımsıkı yapışması gereken dönemi yaşadığına hükmetmek için her sebep vardır.
Üç: Mahmut Yıldırım konusunda kimlerin Başbakan'ı onun öldüğüne ikna ettiği meçhul değildir. Yılmaz, ne yazık ki aynı çevrelerin yönlendirmesiyle ortaya çıkıp 'Yeşil ölürse elbette yürüttüğümüz soruşturmalardan netice alamayız, pek çok olay karanlıkta kalır' diye özetlenebilecek talihsiz bir açıklama da yaptı. Başbakan'ın bu demeçle neyi hedeflediğini anlamak hayli zor. Ancak Yılmaz'ın kurgulanmış bir resmi temenniyi yansıtmaktan çok, her zamanki gibi, lafın önünü arkasını düşünmeden, kendisine mahsus acullükle ve mahalle kahvesindeki sohbet havası içinde ağzına geleni 'yumurtlamış' olduğuna inanmak daha mantıklı. Başbakan düşünmüyor ki, Mahmut Yıldırım'ın şimdiye kadarki suskunluğu ancak 'can güvenliğinin sağlanması' koşuluyla sağlanabildi. Hatta sadece o da değil, onunla birlikte hareket edenler için aynı güvencenin söz konusu olduğunu düşünmek için ortada yeterince işaret var. Bu kişilerin, Mahmut Yıldırım'ın ortadan kaldırıldığını gördükleri anda ilk iş olarak basın yayın kuruluşlarının kapısına dayanacağını, belgeleyip sakladıkları ne kadar konu varsa hepsini ortalığa dökeceklerini söylemek kehanet sayılmaz. Murat Demir ve Murat İpek gibi bu işin dış halkasında yer almış kişilerin bile kapının dışına iteklendiklerinde ortalığa neler döküp saçtıklarına bakmak yeterli. Kulakları kirişte elleri tetikte bekleyen bu insanların, en az can güvenlikleri kadar önem verdikleri geçmiş suç delillerini, başlarına bir şey geldiğinde ortalığa saçılmasını kimsenin engelleyemeyeceği 'posta kutularına' yerleştirdikleri rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla kimileri, açılmasını hiç istemedikleri Pandora Kutusu'nun kilidi hükmündeki Mahmut Yıldırım'ın temsil ettiği 'Yeşilliklerin' ağzını kapalı tutmak için onun hayatını korumak durumundalar. Yıldırım'ın yakın zamana kadar bir mafya şefiyle neredeyse her gün görüşecek kadar yakın olduğunu güvenlik birimlerinin bilmediğine kim inanır ki?
Dört: Mahmut Yıldırım, Cengiz Ersever, Semih Gülaltay ve benzerleri aynı kamptalar; Sedat Peker, Ali Yasak, Ziya Aycan ve benzerleri karşı kampta. Ve dün Abdullah Çatlı'yla (*) Hadi Özcan'ın kapışması neyin ifadesiyse, bugün de Sedat Peker'le Cengiz Ersever'in kapışması aynıdır. Dikkat edilirse, Ersever gözaltındayken dahi mafyayla ilgili 'temizleme' planını açıklarken 'karşı takım'ın isimlerini veriyor.
Ve beş: Başbakan Yılmaz kamuoyu araştırmalarını doğru analiz ettiğinde ANAP'ın iktidar şansını kaybettiğini herhalde görüyor. Bunun sebebinin ekonomik sıkıntılar kadar mevcut hükümetin üzerine giydirilen imajdan kaynaklandığı da herhalde inkâr edilemez. Ancak yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Yılmaz'ın elinde hâlâ bir büyük kart duruyor: Susurluk.. Başbakan'ın, Birdal saldırısı soruşturması vesilesiyle MGK'nın aldığı kararın gereğini yerine getirerek ibreyi lehine çevirme şansı var. Ancak bunu göze alıp alamayacağı, alırsa da becerip beceremeyeceği şüpheli.. Tabii en önemlisi bunu isteyip istemediği de.. (*) Bu yazının konusu Abdullah Çatlı değil. Ancak, basının artık fazla itibar etmeyip kenara köşeye sıkıştırdığı haberlerden anlaşılan o ki, Meral Çatlı mahkemeye başvurup eşinin Mehmet Özbay adını kullandığının bilindiğinden bahisle bu isime dayalı olarak veraset ilamı talebinde bulundu. Çatlı ailesinin Abdullah Çatlı adına veraset ilamı alıp almadığı meçhul. Bu olmasa dahi yurtiçindeki bir mal veya bankadaki paranın elde edilmesi için tanıdıkları devreye sokup, eski tarihli evraklarla problemi çözmek herhalde Çatlılar için sorun değil. Kaldı ki üç beş kuruş için böyle bir başvurunun yapılacağına inanmak da zor. Anlaşılıyor ki, Meral Çatlı yurtdışında Mehmet Özbay adına düzenlenmiş pasaportla gezen eşinin bir yerlerde ciddi miktarda tasarrufu olduğu bilgisine sahip, ama elinde Mehmet Özbay adına veraset ilamı bulunmadığı için, çaresiz, yargıdan belge talebinde bulunuyor.
[Ana Sayfa]
[İnsan]
[Yaşam]
[Türkiye]
[Politika]
[Yorum]
[Dış Haberler]
[Ekonomi]
[Borsa/Finans]
[Spor]
[Kültür/Sanat]
[Arka Sayfa]
[Yazarlar]
|
|
Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
TIKLAYIN !
|