| |
|
Portre: Kuzey Kıbrıs - Yavru vatanın sorunu, anasıYeşilada'nın gündemini, Doğu Akdeniz'deki egemenlik savaşları, hava üslerine inip kalkan F-16'lar belirliyor. Bir de dünyanın yok saydığı Türklerin var olma mücadeleleri. Kıbrıs'ın kuzeyindeki sürtüşme gittikçe derinleşiyor. Güneyden gelenler, yerli kuzeyliler ve Türkiyeli göçmenler birbirlerinden uzaklaşıyor CEYDA KARAN - LEFKOŞA - "Afroditi! Afroditimu! Benim, beng! Gıprıslı anagnız, Eleni Naciye... Affedesiniz... Beng Gıprıslı anagnız Eleni Nac'ye gonuşurum..." Kanlı ellerini kaldırdı, alnını bulmaya çalıştı. "Eşhedü en la ilahe illallah..." Hareketi ayarlayamadı. Haç çıkartmayı tamamladığında kelime-i şahadetin yarısındaydı henüz. Zangoç Spiro kızı Eleni Klo Morias, Kıbrıs'ın Suriye dağlarına uzanan Karpaz Yarımadası'nda, yaseminlerin buram buram tüttüğü bir Rum köyünde doğdu. Kötülük savurdu. Lefkoşalı tekalamitçi, kasap Tahsin oğlu Arif Tahsin'le evlendi, Naciye hanım oldu, dört çocuk doğurdu. Kötülük bir daha savurdu, evinden atıldı, Yunanistan'a sığındı. Pire'deki kimliği kelime-i şahadet getirirken haç çıkarmayı ihmal etmeyen Eleni Naciye idi. Bunu da ikinci kocası, Anadolu göçmeni Glafkos affetmedi.
Alev Alatlı, 'Yaseminler Tüter mi Hâlâ?' adlı romanında Kıbrıs'ın kaderini, daha doğrusu uluslararası politikanın Yeşilada'yı nasıl bir cehenneme çevirdiğini, Eleni Naciye'yle ete kemiğe büründürüyor. Kıbrıs ve Kıbrıslının, Rum ve Türk olarak bundan böyle tek bir kimlik altında yaşamasının mümkün olmadığı, Eleni Naciye'nin ölümüyle simgeleniyor.
Akdeniz'in doğusunda 9 bin 251 kilometrekarelik Kıbrıs Adası'nda yaşayan insanların, 20. yüzyılın ikinci yarısında milliyetçilik, din, etnik çatışmalar arasında sıkışıp kalmasının öyküsü bu. Ama bu öykü artık pek anımsanmıyor. Bugün anavatan Türkiye'de anımsanan, 'Yeşilada'nın 1974 Barış Harekâtı'yla ikiye bölünmesi, yüzyıllardır Kıbrıslı Türk olarak yaşamış insanların, o günlerin muzaffer başbakanı 'karaoğlan' Bülent Ecevit tarafından kurtarılmış olmaları, Türkiye'den göç eden muhacirler, dünyaya karşı 24 yıldır verilen tanınma mücadelesi...
Bugün adanın gündemini, Doğu Akdeniz'deki egemenlik savaşları, üslere kalkıp inen F- 16'lar, gövde gösterileri belirliyor. Bir de adadaki Türklerin var olma mücadesi. Kıbrıs'ın kuzeyinde bugüne dek gündeme gelmeyen bir sürtüşme derinleşiyor. Güneyden gelenler, yerli kuzeyliler ve Türkiyeli göçmenler, birbirlerinden gitgide uzaklaşıyor. Belki bu sürtüşmenin büyümemesinin tek nedeni Rumlar ve Yunanistan'ın sürekli tacizi karşısında yekvücut olma zorunluluğu.Tarihin cilveleri Akdeniz'in doğusunda üç kıtanın uğrak yeri olan Yeşilada hep coğrafi konumunun kurbanı oldu. Çünkü bilinen bir gerçek var ki, o da Kıbrıs'a hâkim olanın Doğu Akdeniz'e hâkim olduğuydu. Tarih boyu bir askeri üs gibi kullanılması da, Britanya'nın adaya ilgi göstermesi de bunun en açık kanıtı. Adayı 1571 yılında fetheden Osmanlı'nın adayı 1878'de Britanya'ya kiralaması ve 1914'te gelen ilhak, milliyetçilik akımlarının dalga dalga yayılmasıyla sonun başlangıcını getirdi. Kıbrıslının Britanya koloni yönetimine başkaldırması, 2. Dünya Savaşı'nın ardından, 1950'lerde mümkün olacaktı. Fakat Yunan 'Megalo İdea'sı 'Enosis'i savunan EOKA örgütü karşısında, Türkler de 'Taksim'i seçecekti. Bu iki ilke karşısında bulunan orta yol, adanın bağımsızlığı oldu ve bu fikrin Britanya, Türkiye ve Yunanistan tarafından benimsenmesiyle 1959 ve 1960 anlaşmaları imzalandı. İki halkın ortak egemenliği ve yönetiminde, Ortak Cumhuriyet'e üç ülke garantör olarak imza koydu. Fakat Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yaşaması mümkün olmayacak, 16 Ağustos'ta gelen bağımsızlık adaya barış değil, kan getirecekti. Bu çatışma, Yunan cuntasının Makaryos'u devirip, azılı katil Sampson'u başa geçirmesi ve Türkiye'nin, 35 bin askerini 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı'yla adaya göndermesine dek sürecekti. 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilirken, sınırların bu şekilde çizilmesi dünyada kabul görmeyecek, bugüne kadarki pazarlıklar sonuç vermeyecekti. Yakıcı gerçekler Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nden başka bir dayanağı bulunmayan KKTC, bir yandan uluslararası planda yok sayılmakla, ambargoyla mücadele ederken, diğer yandan da 1974'ten bu yana adanın kuzeyini derinden etkileyen nüfus hareketliliğinin keskinleşen sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Adanın kuzeyindeki nüfusun artırılması ve işgücü ihtiyacı doğrultusunda başta Karadeniz olmak üzere Türkiye'nin pek çok bölgesinden göçmenlerin gönderilmesi sonucu adada neredeyse yarı yarıya bir nüfus dağılımı oluştu. Ve Türkiyeli göçmenlerin, Rum Kesimi'nden gelenlerin ve yerli adalıların gelir dağılımından eşit pay alamamaları, bugün gittikçe kronikleşen ciddi saflaşmalara neden oluyor.
Bugünkü güneyde kalan Baf'tan gelmiş 68 yaşındaki Hasan Bakkaloğlu, geride bıraktığı iki dükkân ve 200 dönüm araziye karşılık verilen 5 milyon puanla (Rum Kesimi'nden göç edenlerin mallarının karşılığını verebilmek için geliştirilen bir sistem) alabileceğinin ancak beş on dönüm arazi olduğunu söylüyor. Bakkaloğlu, 'her türlü kolaylığın Türkiyeli göçmenlere sağlandığından, arazilerle mal mülkün onlara dağıtıldığından' yakınırken, adanın yerlilerinin haklarının gözetilmediğini öne sürüyor. Ya Türkiyeliler? Ancak işin bir de Türkiyeli göçmen cephesi var. Türkiye'den adaya göç edenlerin şikâyetleri de pek farklı değil. Onlar da yerlilerin kendilerine ayrımcılık yaptığından yakınıyor. Ailesi seracılıkla geçinen 52 yaşındaki Hatice Karakuş, 1975'ten bu yana adada olduğunu söylerken, "Bize ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyorlar. Gâvurun kendilerine ettiğini bize etmeye çalışıyorlar" diyor. Barış Harekâtı'na katılmış ve ardından adada kalan şoför emeklisi bir başka göçmenin söyledikleri ise sorunun ne denli derin olduğunun en çarpıcı örneğini gözler önüne seriyor: "KKTC'de Türkiyeli ve Kıbrıslı davası var hâlâ. Onlar 400 sene evvel gelmişler. Ben 24 sene evvel. Ama ben de savaştım, askerlik yaptım burada. Bize 'ithal yaratıklar' diyorlar, 'kara sakallılar' diyorlar. Türkiye Cumhuriyeti dua etsin burada Türkiyeli vatandaş var." Antalya'dan göç eden bir başkası ise dokuz yaşında geldiği adada ailesine verilen 10 dönümlük toprağı, babası öldüğü ve miras hakkı olmadığı için kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.
Bütün bu sorunlara çare olması için Başbakan Yardımcısı ve koalisyonun küçük ortağı Demokrat Parti (DP) lideri Serdar Denktaş öncülüğünde, en büyük sol parti olan Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin de desteğiyle Meclis'e sunulan 'İskân yasası'nı ise adanın yerlilerinin tepkisinden çekinen iktidarın büyük ortağı Ulusal Birlik Partisi engelliyor.
40 derecelik yaz sıcağına işte bu 'yakıcı gerçekler' eşlik ediyor. Var olan turizm potansiyelinin değerlendirilememesi, Türkiye'den gelen yıllık 200 milyon dolara bağımlılık, adeta 'ateşle oynamak' haline gelen nüfus politikası, KKTC'nin 'birlik ve beraberlik ruhunu' dinamitliyor. Maraş muamması Kardeşi kardeşe düşüren aslında biraz da tecritten kaynaklanan yokluklar. KKTC'yi zaten Türkiye'den başka tanıyan yok. Adanın kuzeyinin tek çıkış kapısı Türkiye kıyıları. Ada çorak, ada susuz, turizm Türkiye'ye endeksli. Güneydeki Rum Kesimi'ne giden yabancı turist sayısı yılda 2.5 milyonu bulurken, KKTC'de sadece 300 bin.
En büyük turistik merkez, yasak şehir Maraş. 14 bin yatak kapasiteli bu turizm merkezi, bugün BM ile yapılan anlaşma yüzünden turizme açılamıyor ve Rum Kesimi'ne karşı bir koz olarak elde tutuluyor. Karşılıklı gerginliğin tırmandığı her seferinde 'Maraş'ı açarız' lafı artık inandırıcılıktan uzak görünüyor. Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş'ın 'S-300'ler adaya gelse de Maraş'ın açılmasına vesile olsa' sözleri yüreklere su serpmiyor. Adalılar, Türkiye'nin yardımıyla ayakta duruyor. Asıl istekleri ise yardım değil, yatırım. 1976'dan bu yana Türkiye ile 17 ticaret anlaşması yapılmış. Ancak Maliye Bakanı Salih Coşar'ın ifadesiyle 'Mersin kapısı bir türlü açılamamış.' Turizm taşımacılığının önünü açmak için THY ile kurulan Kıbrıs Türk Havayolları'nın 57 milyon dolarlık 'yolsuzluk faturası', Maliye Bakanı Coşar'ın içine oturmuş. Deneme seferi geçen haftalarda yapılan ve temmuzda start alacak balonla su taşıma projesi ise içme suyu olması nedeniyle kuraklığa çare değil. Türkiye kıyılarını denizaltına döşenecek borular aracılığıyla adaya bağlaması düşünülen boru hattı projesi gerçekleşirse, Serdar Denktaş'ın deyişiyle Güney'e uzanarak geleceğin 'barış suyu' olabilir. Kırgınlık da var Gün geçmiyor ki Türkiye'ye duyulan güvene gölge düşüren bir olay olmasın. Son olarak Doğu Akdeniz Üniversitesi aracılığıyla 'yükseköğrenim turizminden' faydalanan KKTC'nin YÖK'ten bağımsızlaşma isteğine verilen 'Ayrılırsanız, diplomanızı tanımayız' yanıtı son derece düşündürücü. Oysa Kıbrıslı, sırtını dayadığı Türkiye'ye güvenmek istiyor. Bir de diplomatik malzeme olarak kullanılmamasını. Yeşilada semalarında uçan F-16'lar, Rum-Yunan ortak savunma doktrini, Rum Kesimi'nin AB'ye tek taraflı üyeliği karşısında Türkiye ile KKTC arasında imzalanan ortak deklarasyon, Kıbrıs politikasının netleştirilmesini zorunlu kılıyor. KKTC ise artık kendi yağıyla kavrulacak, gerçek anlamda bağımsız bir ülke olmak için ekonomik bağımsızlığını kazanmak zorunda. Ya da hem KKTC'yi hem de Türkiye'yi büyük sıkıntılara sokacak diğer çözüm gündeme gelecek, KKTC Türkiye'ye iltihak edecek.
Sonuç ne olursa olsun, KKTC kurulduğundan bu yana sürdürülen günü kurtaran politikalar artık biriken sorunlara ilaç olamıyor. Lefkoşa'dan Girne'ye giderken Beşparmak Dağları'ndan görünen Rum Kesimi'nin parıltılı sarı ışıkları karşısında silik kalan KKTC'nin beyaz ışıklarının voltajını güçlendirmek için yapılacak çok şey var.
[Ana Sayfa]
[İnsan]
[Yaşam]
[Türkiye]
[Politika]
[Yorum]
[Dış Haberler]
[Ekonomi]
[Borsa/Finans]
[Spor]
[Kültür/Sanat]
[Arka Sayfa]
[Yazarlar]
|
|
Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
TIKLAYIN !
|