Fransa 98 Dünya Futbol Kupası'nın heyecanı bu sayfalarda atıyor...

Radikal-online Sanal Kütüphanesi için tıklayınız...

'Tüm partiler kapatılabilir'

Avukat Ergin Cinmen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 10 gün içinde Türkiye aleyhine verdiği iki kararın, ülkedeki demokratikleşme sürecini kaçınılmaz olarak etkileyeceği görüşünü savunuyor
YURDAGÜL ERKOCA - Sizin de avukatları arasında yer aldığınız Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nin kapatılmasıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne açılan dava sonuçlandı ve devlet suçlu bulundu.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti başvurularıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği karar çok önemli. Bizim Siyasi Partiler Yasası'na göre, siyasi partiler, Türkiye'de Türklerin dışında başka bir etnik grubun varlığını iddia edemezler. Yani bir siyasi parti 'Türkiye'de Türklerin dışında Kürtler de vardır, Lazlar da vardır' diyemez. Bunu diyen parti kapatılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi son verdiği kararla bunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesine aykırı olduğu tespitinde bulundu. Ve dedi ki: "Evet bölücülük suçtur ama bir siyasi parti bir ülkenin bir sorununa çözüm getirmek için arayışlarda bulunuyorsa ve bu konuda bazı şeyler söylüyorsa, kapatılması söz konusu olamaz."
Ne olacak bu durumda?
Bu kararla Türkiye'deki Kürt sorunuyla ilgili olarak bugüne kadar yapılmış olan planlama değişecek. Artık siyasi partiler bu konuda görüş beyan etmek durumunda kalacaklar. Birçok şeyi tartışabilecekler. Partiler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 10/2. maddesinde yer alan bölücülüğe varabilecek eylemlerde bulunur ise kapatılabilecek. Ancak devlet, "Programında Türkiye'de etnik grupların varlığından bahsediyorsun, ben de seni kapatıyorum" diyemeyecek.
Aslında bu çok işletilmeyen bir madde. Mesela, Demirel DYP, İnönü SHP genel başkanıyken DY-SHP koalisyonunu kurduktan sonra 'Kürt realitesini tanıyoruz' dediler, bir şey de olmadı.
Yasa işletilseydi, Türkiye'de aslında hiçbir siyasi parti kalmayacaktı. Çünkü bütün siyasi partiler Türkiye'de bir Kürt realitesini kabul etmiş durumda. Fakat ilginç bir şekilde cumhuriyet başsavcılığı büyük partilere bu davaları açmıyor. Aynı kuralı uygulayarak, aynı maddeyi açıklayarak, genel başkanlarının konuşmalarından, ANAP da kapatılabilirdi. CHP de kapatılabilirdi. Demirel'in genel başkanlığını yaptığı DYP'de kapatılabilirdi.
Yani olaganüstü bir durum olsa, bütün partiler mevcut yasalar işletilerek kapatılabilir bu durumda. Aynı 12 Eylül'de olduğu gibi...
Tabii, 11 Eylül'e kadar, 12 Eylül'de yasadışı olduğu söylenen bütün siyasi partiler ve dernekler hepsi rahatlıkla faaliyetlerini icra etmişlerdir ama 12 Eylül olduğu anda bunların hepsi yasadışına çevrildiler. Türkiye'de hukuk siyasallaşmıştır. Konjonktürel durumlarda ilgili maddeler işletilir. Çünkü hukuk bir tetik haline getirildi Türkiye'de ve güçlü olan hukuku istediği gibi kullanıyor. Eğer Türkiye bu düzenlemeyi yaparsa, Güneydoğu sorununun politik görüntüleri olacak. Türkiye'nin Avrupa'dan farkı da zaten bu. Böylesi azınlık istemlerine karşı, baskıyla zorla gitmesi...
Suç işlediğinizin farkında mısınız?
Evet, farkındayım... Ama bütün şekil ve şemayil böyle değişecek diye düşünüyorum.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 10 gün önce bir başka karar daha verdi. DGM'lerle ilgili.
Evet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu tespit etti. Şöyle deniyor, "Hiçbir mahkemenin içinde, yargılama yapan yargıçlar asker olamaz. Eğer siviller yargılanıyorsa, burada askeri yargıç söz konusu değildir." Bakın, bunun onların vermiş olduğu kararların doğru olup olmadığıyla hiçbir alakası yok. DGM'lerdeki bütün yargılamalar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre objektif anlamda adil ve tarafsız olmayan bir mahkeme tarafından veriliyor. Bu çok önemli bir tespit. Avrupa'da böyle bir mahkeme yok zaten.
Bu karar ne anlama geliyor?
Bu karar Türkiye için devamlı mahkûmiyet anlamına geliyor. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nden çıkan kararın mahiyeti önemli değil. Karar doğru olabilir, beraat olabilir, karar bilmem ne olabilir. Fakat 'DGM gibi, içinde askeri hâkim bulunan mahkeme olamaz' diyor karar.
Bu karar askeri mahkemelerde sivillerin yargılanmasını da gündeme getiriyor.
Tabii mesela geçenlerde ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç 155. madde nedeniyle 'halkı askerlikten soğutmak'tan cezaevine girdi. Askeri Mahkeme'de yargılandı, ceza aldı. Ufak bir cezaydı ama devlete karşı işlenen suçlar kapsamında olduğu için ömür boyu siyasi yasaklı oldu. Askeri mahkemeler yalnızca askerleri yargılamalıdır, sivilleri yargılayamaz. Dünyada da bunun örneği yok. Bir sivilin, halkı askerlikten soğutma gibi bir nedenle askeri mahkemede yargılanmış olması aynı DGM standartları gibi bir şeydir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidilse aynı karar çıkar. Sonunda askeri mahkemeler de kendi görev alanlarına dönecek. Bunun geriye dönüşü yok.
Bu iki karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ne ilk kararıydı, belli ki ne de son olacak. Türkiye'nin bu kararlardan etkilendiğini düşünüyor musunuz, 'geriye dönüş yok' derken?
Şimdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarına karşı bir itiraz mercii yok. Bu dosya Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne gönderilecek ve Bakanlar Komitesi ile Türkiye devleti masaya oturacak. Bakanlar Komitesi diyecek ki, "Avrupalı olmak istiyor musun? Biz iki tespitte bulunduk. Yasalarında derhal gerekli değişikliği yap ve bunları uygula. Avrupa'daki bütün ülkeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tespitlerine uydu. Yalnızca Türkiye yargılanmıyor bu mahkemelerde, Türkiye'nin başvurusundan çok daha fazla, İtalya ve İngiltere'den başvuru var. Üçüncü sırada Türkiye. Ama o ülkeler iç hukuklarını derhal bu tespitlere göre düzenliyorlar. Problem olmuyor. Türkiye tabii ki direniyor. Bu direnme fazla uzun sürerse, Türkiye Avrupa denen bu hukuk birliğinden uzaklaşmış olacak. Daha da direnirse buradan atılacak. Ya demokratik hukuk ilkelerini kabul edecek, Avrupalı olacak ya da direnecek. Burada Türkiye'yi yalnız bırakmamak lazım. Türkiye'de bu işle ilgili olan bütün kişi ve kuruluşlar, bütün siyasi partiler, bütün sivil örgütler bu konuda kendilerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı doğrultusunda, iç hukukla uyum göstermesini istemeleri ve bunu etkin biçimde göstermeleri lazım.
Siz Yurttaş Girişimi'nin aktif girişimcilerinden biriydiniz. Büyük kalabalıklar ışık yakıp kapatarak 'etkin' bir biçimde 'Susurluk yargılansın devlet çetelerden temizlensin' dedi. Bu da bir sonuç vermiyor galiba..
Bakın, olabildiğince çorak bir toprak içinde yaşıyoruz. Susurluk kazası olduktan sonra 'Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık' eylemiyle sokaklara çıktık ve bu bir olay oldu. Hiçbir şey olmadı diyemeyiz. Türkiye'de ilk kez bir adalet bakanı, çete ilişkileri nedeniyle istifa etti. Bu eylemin sonucudur. Yine ilk kez Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Güneydoğu politikasını simgeleyen bir milletvekili çete kurmaktan yargılanıyor. Bunlar bu toplumsal istencin sonuçlarıdır.
Biraz fazla iyimser misiniz acaba?
Hayır değil. Türkiye'nin geçmişine bakın, bir çok aydınımız öldürüldü ses seda olmadı. Ama kamyondan sonra bir şeyler değişti. Akın Birdal'a saldıranlar yakalandı. Her şey düzeldi demiyorum ama bir süreç başladı. Bu sürecin peşini toplumun örgütlü güçleri takip ederse çözülebilir.
İyimserliğinize gölge düşürmek istemem ama biliyorsunuz, bir ceza yasası tasarısı var Meclis'te ve şimdiki ceza yasasından daha anti-demokratik olduğu söyleniyor.
Şimdi bakın ceza kanunları ana kodlardır. Bir kez yapılır ve toplum da ictihat üretmeye başlar, kalıcı olması sağlanır. Uygar ülkelerde böyle ana kod diyebileceğimiz yasalar, toplumun bütün kesimlerinin bilgisine sunulur, ortak komisyonlar kurulur. Bittikten sonra da Meclis'ten önce toplumun onayına sunulur. Böyle olmadı. Bu tasarı Yargıtay'a, barolara, üniversitelere sorulmadı.
Tasarı, sanırım Susurluk olayının ya da benzerlerinin üzerine gitmeyi engelleyen hükümler içeriyor...
Evet, bir kere tasarının tümünde bir sır hâkimiyeti var. Özellikle Susurluk olayından sonra, 'şeffaflaşsın devlet' dendi. 'Mafya, derin devlet ilişkileri ancak böyle çözülür' dendi. Devletin şeffaflığı da çoğunlukla ceza yasaları ile sağlanır. Bu tasarı yasalaştığında örneğin İstanbul DGM'deki devlet görevlilerinin çetelerle içli dışlı olmasını yargılayan o dava düşecek. İlgili maddesine göre devlet görevlileri suç teşkil eden eylemleri bilseler bile eğer bir devlet sırrıysa ihbar yükümlülüğü yok. 'Devlet sırrı nedir?' diye bakıyoruz, hiçbir açıklama yok. Bunların dışında da çok ilginç maddeler var tasarıda, özel hayatla filan ilgili.
Mesela?
Fransa'dan esinlenen bir tasarı bu. Ama orada da bulunmayan 'fuhuşa davet' diye yeni bir suç var. 323. madde ile düzenlenmiş . Diyor ki, "Alenen başkasını edebe aykırı olarak söz ve davranışlarla fuhuşa davet eden kimseye üç aydan altı aya kadar ceza verilir." Fuhuş derken, cinsel ilişkiden bahsediyor ve bu isteği uyandıracak hareketler diyor. Bu işi yapan kişinin evi eğer kiraysa ev sahibi de iki aya kadar cezalandırılıyor.
Genelevler kapatılacak, hayat kadınları mahkûm olacak öyle mi?
Tabii kapatılması lazım... Bunun yanı sıra mesela bir barda oturuyorsunuz karşı cinsten birine bir teklifte bulunuyorsunuz. Öbürü de bunu kabul ediyor. Bu 'fuhuşa davet' adlı suçun kapsamına girebilir. Yani evlilik dışı cinsel ilişki aslında bu madde ile yaptırım altına girebilir.
Herkes tehlikede yani.
Evet herkes tehlikede.
Peki Susurluk için adli sürecin başlamasından nasıl umutlanabiliyorsunuz bu durumda?
Şimdi aslında kimin ne yaptığı belli değil. Bu demin söylediğimiz kuralları adalet bakanına söylesek, belki de 'Tamam haklısınız, kaldıralım' diyecek. Sadece bir şahsa ve bir kuruma güvenerek ceza yasası yapılıyor. Bu olmaz. Ama bir konuda rahatım bu kolay kolay yasalaşmayacak.

'Top artık yurttaşta'
Ergin Cinmen, Susurluk'la ortaya çıkan devlet-çete ilişkilerinin çözülmesine, devletin çetelerden temizlenmesine ilişkin süreçte en büyük görevin halka düştüğünü söylüyor. Susurluk kazasından bu yana özellikle yurttaşın baskısıyla çok belirleyici olmasa da önemli adımlar atıldığı kanısında. Dünyanın hiçbir yerinde Kutlu Savaş'ın Susurluk Raporu gibi bir rapor hazırlanmadığını belirtiyor ve "İlk kez Türkiye'de devlet, kendisinin yargısız infaz yaptığını kabul ediyor. Kimlerin öldürüldüğünü isim isim belirtmiştir. Bu tersten bir şeffaflaşmadır" diyor. Cinmen'e göre 'Top artık yurttaşta'.
Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi'nin tasarılarını şöyle anlatıyor Cinmen:
"Bu toplumun soluğu Susurluk'un ensesinde olacak. Gelişmeleri takip ediyoruz. Yakın bir süreçte, Kutlu Savaş'ın raporunda adı geçen devlet mağdurları ve maktüllerinin adına bu toplumda olabildiğince fazla sayıda insan ilgili mercilere suç duyurusunda bulunacak. Bunun organizasyonuna başladık. Binlerce insan amaçlanıyor. Muradımız şudur ki; Yurttaş olarak yaşanan bütün bu problemlerin farkındayız. Ve bunlara müdahil olmak niyetindeyiz. Bunların sorumluluğunun bizde olduğunu biliyoruz. Güç de olsa görev sivil toplum örgütlerine düşüyor."

RADİKAL ONLINE OKUR ANKETİ
Bu haberi doyurucu buluyorum --------------->
Bu haberi yeterli buluyorum -------------------->
Bu haberi yetersiz buluyorum ------------------>
Bu haberi taraflı buluyorum --------------------->
    

[Ana Sayfa] [İnsan] [Yaşam] [Türkiye] [Politika]
[Yorum] [Dış Haberler] [Ekonomi] [Borsa/Finans]
[Spor] [Kültür/Sanat] [Arka Sayfa] [Yazarlar]


 

Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
TIKLAYIN !

 
Yukarı  Yukarı Çık

Geri  Geri Dön

Görüş ve düşüncelerinizi webadmin@radikal.com.tr adresine yazabilirsiniz. Bu site en iyi Netscape 3.0 veya üstü ile görüntülenebilir. 800x600 çözünürlük tavsiye edilir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz.
 

Bu konuya ait haber listesine dönmek için tıklayınız