![]() |
![]() |
![]() |
|
Bir kez şeytan kaçmayagörsün içinize Geçenlerde Radikal'de bir 'köylü ressam'ın öyküsü yayımlandı. Adam hayatında hiç resim dersi almamış, sadece bir kez resim yapan birini görmüş, ondan esinlenmiş ve oturup kendi resimlerini yapmaya başlamış. Çeşitli sergiler açmış. Yurtdışındaki müzeler resimlerini almış. "Tek arzum, gidip o müzelerdeki resimlerimi görmek" diyor. Bu öykü, yıllar önce Cumhuriyet'te yayımlanan başka bir köylü ressamın öyküsünü anımsattı bana. Bodrum yakınlarında bir yerde, yetmiş yaşına varmış bir köylü bir sabah kalkar ve dayanılmaz bir istek duyar resim yapmak için. Resim yapar, heykel yapar, kabartma yapar, evin içi, dışı, bahçe, resimlerle ve heykellerle dolar. Yaptıklarını turistler satın alır. Ünü yurtdışına ulaşır. UNESCO dergisi, bu ressamın yapıtlarına yer verdiği özel bir sayı çıkarır. Ama yaşlı ressamın karısı ve köylüler tedirgindir olup bitenden. 'Adamın içine şeytan kaçtı galiba, yetmişinden sonra azıttı' diye düşünürler. Bir gün, ressamımız evde yokken birleşirler, bütün resimleri ve heykelleri boyarlar, kırarlar, yırtarlar, yok ederler. Ressam gelir, bakar, susar ve bir daha resim yapmaz. Ege'nin bir köyündeki delikanlının başına da aynı şey gelmedi mi? Köyünde sakin sakin yaşayıp giden gencin eline küçük bir felsefe kitabı geçer bir gün. Okur, merak eder, daha fazlasını okumak ister. Yayınevinden kitap ısmarlar, onları da okur. Durmadan felsefe okumaya başlar. Bundan sonrasını tahmin etmek güç değil. Köyün kahvesinde, 'varlık nedir, bilgi nedir, bilim nedir, ahlak nedir' türünden münasebetsiz soruları deşelemeye başlayınca, "Aha", der köylüler, "aklını yitirdi bu, okuya okuya böyle olacağı belliydi zaten." Kimse kendisiyle konuşmaz olur. Yalnızlıktan bunalan genç, köyü bırakıp İzmir'e gider. Gazeteciler tarafından bulunduğunda, İzmir Körfezi'nin pis sularında kendisini boğmaya çalışıyordu. Soğuk bir kış günü denizden çıkardılar, "İzmir'de olsun konuşacak birini bulurum sanmıştım" dedi etrafını saranlara. Gelmiş geçmiş en büyük matematikçilerden birisi, cahil bir Hintlidir. Köyünde bulduğu sıradan bir matematik kitabını okur, sonra oturur kendi kendine yeni teoremler geliştirir, İngiltere'ye çağrılır ve önemli çalışmalar yapar. Şu sıralarda sinemalarda oynayan 'Can Dostum' adlı film de benzer bir öyküyü anlatıyor. John Dewey haklıydı, diye düşünüyorum. Eğitimi, insanların kafasına zorla bazı bilgileri nakşetmek olarak görüyoruz. Oysa, eğitim, her bireyin doğal yeteneklerini ve eğilimlerini dikkate alan, onların serpilip gelişmesine olanak sağlayan bir süreç, 'gizli yetenekleri, potansiyelleri açığa çıkarma süreci' olmalı. Kendi doğal yeteneği doğrultusunda yönlendirilen insan için, çalışmak, öğrenmek ve başarı, çok sıradan olgular olacaktır. Kuşkusuz ki her insan dahi değildir ve eğitim düzenimizi salt potansiyel dehalara göre düzenleyemeyiz. Ama, en sıradan bir insanın bile potansiyellerinin hakkıyla geliştirilmesi, toplumsal ve bireysel mutluluğu sağlamanın en vazgeçilmez koşuludur. (Mutlu olmak, dahi olmaktan çok daha güzeldir, kuşkunuz olmasın.) Ne dersiniz, şu andaki eğitim sistemimiz, farklı potansiyellerin serpilip gelişmesini mi hedefliyor, yoksa herkesin birbiriyle benzeştiği kişiliksiz ve kimliksiz bireylerden oluşmuş anonim ve amorf bir toplumu mu?
[Yorum] [Dış Haberler] [Ekonomi] [Borsa/Finans] [Spor] [Kültür/Sanat] [Arka Sayfa] [Yazarlar] |
Bu konuda paylaşacağınız görüşleriniz var mı? Sohbet odamız sizlere kapılarını sonuna kadar açıyor. Etkileşimli okurluğun sınırları bu sayfada beliriyor.
|
|
Görüş ve düşüncelerinizi webadmin@radikal.com.tr adresine yazabilirsiniz. Bu site en iyi Netscape 3.0 veya üstü ile görüntülenebilir. 800x600 çözünürlük tavsiye edilir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz.
|
Bu konuya ait haber listesine dönmek için tıklayınız |