Radikal-online   Yaşam 17 Ekim 1998
Reklam

SON DAKİKA HABERLERİ


Konular

Ana Sayfa
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu


Sanal Meydan... Sizin Sayfalarınız...


Hep Beraber, Elele, Tek Yürek, Nice 75 Yıllara...
Cumhuriyetimizin 75. yılı kutlu olsun...

Cumhuriyet Bayramımızın 75. Yılını dosta düşmana hatırlatmak istemez miydiniz? Radikal-online'ın size güzel bir sürprizi var. TIKLAYIN

Düşlerin sonbaharında Moskova

Metronun kalabalığı, yer üstüne çıkınca yok oluyor. Görgüsüzlüğe kaçacak lükslükteki araçları, korumaları, tetikçileri ile Rus mafyası sokakları doldurmuş. Burada halk yer altına inmiş, mafya yer üstüne çıkmış
Genç bir kızla genç bir erkek 'devrim aşkı'yla bıçak gibi düzgün bedenlerini ileriye fırlatmışlar. Birinin sağ, diğerinin de sol kolu havada. Gökyüzüne doğru öpüşen ellerinde bir orakla bir çekiç var.
Sovyetler Birliği döneminde yapılan bu gençlik anıtı, Türkiye'de de pek çok 'komünist gençlik dergisi'nin logosunu süslerdi.
Bugünlerde Moskova'nın her köşesinde, hatta reklam panolarında, afişlerinde bu anıta rastlanıyor.
Şimdi acele edip de "Ne o , sosyalizm geri mi geldi" demeyin. Anıt aynı anıt, ama küçük bir değişiklik var.
Genç kızla erkek eskiden olduğu gibi yine ileri doğru atılmışlar. Birer kolları yine eskiden olduğu gibi havada. Ama bu kez ellerinde orakla çekiç değil de kocaman bir sigara paketi tutuyorlar. Bu, Moskova'da büyük bir tanıtım kampanyası yapan Yaba sigaralarının reklam afişi.
Yaşanılan değişimi en net çizgilerle anlatan belki de bu görüntüydü.
Kentin dört bir yanını donatan bu afişleri görünce kendi kendine "Nereden nereye" diye mırıldandı.
Yaşı 50'yi geçmişti. Kendini bildiğinden beri inançlı bir sosyalistti. 20 yıl öncesine kadar defalarca gelmişti Moskova'ya. 'Sovyetik' görüşteki Türkiye Komünist Partisi'nin üyesiydi. Hatta 1970'li yılların sonunda Moskova'ya gelip altı ay parti okulunda okumuştu.
20 yıl aradan sonra ilk kez geliyordu Moskova'ya.
Yok, öyle geçen süre içersinde inançlarında bir değişim olmamıştı. 'Dönmemiş'ti yani. Ancak yine de sosyalizmin pratik uygulamalarına ilişkin sorgulanması gereken çok şey olduğuna inanıyordu ve bu yüzden de 80'li yılların sonuna doğru partisiyle yolları iyiden iyiye ayrılmıştı.
Bu yüzden onunla Moskova'yı gezmek ayrı bir zevk olacaktı. Dünle bugün karşılaştırılacak, değişenle değişmeyen saptanarak, iyiye gidenlerle kötüye gidenlerin envanteri başka bir keyifle çıkartılacaktı.
Sovyetler Birliği'nin Rusya'ya dönüşme sürecini belirlemenin en iyi gözcü kulesi elbette Kızıl Meydan'dı.
Bir yanda Kremlin Sarayı'nın kızıl duvarları, hemen dibinde devrime yaşamını adamış önde gelen sosyalistlerin mezarları, önünde Lenin'in mozolesi; diğer yanda Bazik Katedrali, karşısında sosyalist sistemin pazara yansıyan simgesine dönüşen dev GUM mağazası vardı.
Mozolede 'kır bekçileri'
Defalarca görmüşsünüzdür. Hani 1 Mayıs törenlerinde Kremlin'in büyük başları asık bir suratla Lenin'in mozolosinin üstündeki kürsüye çıkarlar da, önlerinden Sovyetler Birliği'nin bütün gücünü sergileyen silahlarıyla askerler uygun adım yürürler de, ilk bakışta insanı çarpan bir görkem dalga dalga yansır ya, işte o meydan.
İlk durak, Lenin'in mozolesi. Buraya girmek için bugünlerde boydan boya kapatılmış Kızıl Meydan'ı arka sokaklarından dört dönmek gerekiyor. Sanki yeni sistem mozoleyi görmek üzerine değil de, görmemek üzerine kurulmuş.
İlk çarpıcı değişim işte burada yaşanıyor.
Nerede o eskinin çakı gibi, şık giyimli nöbetçileri. Nerede o büyük bir Seremoniyle nöbet değiştirenler.
Onlar gitmiş, yerine sanki başka bir ordunun nöbetçileri gelmiş. Üst baş dökülüyor. Biri mozolenin bir duvarına dirseğini dayamış öylesine duruyor. Diğeri sigarasını yakmış, bir aşağı bir yukarı ayaklarını sürükleye sürükleye yürüyor.
İşte O'nun 20 yıl sonra, göreceğini bildiği halde, görmekten korktuğu ilk görüntüydü bu. "Ne o yahu" dedi, "Bunlar kır bekçisine benziyor."
Artık eskiden olduğu gibi dolup taşmıyor Lenin'in mozolesi.
Askerler ziyaretçilere karşı hayli sert. İçeride konuşmak yasak. Lenin'i görmeye gelenler mumyanın önünden sessizce gelip geçiyorlar. Lenin, sanki öylesine uzanmış da birazdan kalkacakmış gibi duruyor." "Şimdi kafasını kaldırıp da sana 'Yoldaş! Neler oluyor?' derse ne yaparsın?" diye soruyorum. Gülüyor:
- "Sus, sus" derim, "Sen yatmaya devam et, şimdi kalkmanın sırası değil."
Mozolenin hemen arkasında ülkenin yönetiminde söz sahibi olmuş Politbüro üyelerinin, Kızıl Ordu'nun generallerinin mezarları var. 'Dünyayı Sarsan 10 Gün' adlı kitabında Sovyet devrimini anlatan Amerikalı gazeteci John Reed'in de mezarı burada.
Lenin Mozolesi'nin hemen karşısında ünlü GUM mağazası var.
Şimdi kentin en lüks, doğal olarak da en pahalı mağazalarından biri. Ünlü Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan markaları doldurmuş koca mağazayı. Ancak ortalık çok tenha. Yüreği hâlâ genç olan dostum, eskiyle yeniyi karşılaştırıyor:
- Sovyetler döneminde bu mağaza insanla dolup taşardı. Ama raflar bomboştu. İnsanlar içeride ne bulacaklarını bilmeden girerlerdi kuyruğa. Hatta bu belirsizlik öylesine savruk bir tüketim alışkanlığına dönüşmüştü ki, kimi gün Urallardan gelmiş bir pırlanta bulurlar, onu da satın alırlardı, başka bir gün Özbekistan'dan yoğurt geldiğini görürler, ihtiyaçları olsun olmasın onu da alırlardı. Şimdi anlaşılan mal çok da, bu kez de para yok. Onun için mağaza bomboş.
Anlaşılan Rus halkı ikisini bir araya denk getirememiş. Para olduğu zaman mal, mal olduğu zaman da para olmamış.
Gorki 'sizlere ömür'
Mağazanın karşısında Saint Bazil Katedralı var. Ruslar, dinlerini yeniden keşfetmişler. Tüm kiliseler onarılıyor, hatta yenileri yapılıyor. Katedrallerin soğan kubbeleri altın yaldızlarla boyanıyor. Rengârenk meyvelerden yapılmış dondurmalarla dolu külahlara benzeyen kubbeleriyle diğer tüm katedrallerden ayrılıyor Saint Bazil. Anlatılan öyküye göre katedrali yaptıran Rus çarı, inşaat bitince mimara, "Aynısını bir daha yapabilir misin?" diye soruyor. Yeni bir sipariş alma umuduyla kendinden emin bir "Evet" karşılığını verince de hemen öldürtülüyor.
Dostum, Gorki Caddesi üzerindeki Devrim Müzesi'ni mutlaka görmemiz gerektiğini söylüyor. Ancak çok kısa bir süre sonra Gorki adının 'sizlere ömür' olduğunu öğreniyoruz. Caddenin adı Tverskaya olarak değiştirilmiş. Bu Çarlık Rusyası dönemindeki adı.
İkinci bir şok da Devrim Müzesinde yaşanıyor. Sosyalizm yıkılmadan önce dolup taşan, gençlerin, özellikle de öğrencilerin tarihlerini öğrendikleri bir yer olarak önünde uzun kuyruklar oluşan Devrim Müzesi artık bomboş. Her bölümün başında duran çok yaşlı kadınlar, yaşanan hüzünlü tabloyu daha bir pekiştiriyor.
1917 sonrasının coşkulu fotoğrafları, inançlı afişleri bugünün Rusyası'nda erken görülen bir düşün, insanı tebessüm ettiren bir unsuru olarak kalıyor.
20 yıl önce de gezdiği müzeye eklenen yeni bölüm ise yaşanılanların en belirgin simgesi. Dostum, yeni eklenen bölüme girince, "Bu da nereden çıktı?" diye soruyor. Çünkü Devrim Müzesi'nin yeni bölümünde kaptan giysileriyle kocaman bir Yeltsin duruyor. Elinde de bir dümen.
Lenin kütüphanesinde, bugünün Moskovası'nda görebileceğimiz tek kuyruk. Herkes kitap alabilmek için görkemli binanın içinde sıra bekliyor. Kütüphaneyi anlatırken rehberimiz, "Burada 185 dilde kitap var. Dünyanın ikinci büyük kütüphanesi. Birincisi ise Washington'da" deyince dostum kıs kıs gülüyor:
- Bu bilgi yeni eklenmiş. Eskiden dünya birincisi olduğu söylenirdi.
Moskova sokaklarında öyle insan kalabalığı yok. Tenha bir kent görünümünde Moskova. Ancak, kentin yaşamında ayrılmaz bir parça olan Moskova Metrosu'na inince, gerçeğin hiç de öyle olmadığı çıkıyor ortaya. 10 milyona yakın nüfusu, iki milyondan aşağı düşmeyen turistine karşın, 200 kilometreyi aşkın uzunluğuyla metro sanki tüm insanları yutmuş. Dokuz hatlı metrodan oluk oluk insan akıyor. Büyük bir hızla akan yürüyen merdivenlerden insanlar yüzlerce metre aşağıya iniyor, yukarıya çıkıyor. İki kişinin yan yana durabileceği genişlikte yürüyen merdivenin basamağına kendini atan hemen sağa çekilip solunu boş bırakıyor. İstisnasız herkesin uyguladığı bu disiplinli davranışın nedeni, daha çok acelesi olanların, yürüyen merdivenin hızıyla yetinmeyenlerin koşa koşa aşağıya inmesi ya da yukarıya çıkabilmesi.
Yalnızca metronun vagonlarında değil, yürüyen merdivende giderken bile mutlaka kitap okuyor Ruslar. Moskova Times gazetesinin bir haberi de bu gerçeğin sayısal düzlemini vurguluyor. Habere göre piyasaya 'Yeni Rusların Aşk Yaşamı' diye bir kitap çıkmış. Ancak kitabın fazla ilgi göreceği sanılmadığı için, Rusya'da bir kitabın basılabileceği en az sayıda piyasaya sürülmüş; 50 bin...
Metronun kalabalığı, yer üstüne çıkınca bir den bire yok oluyor. O zaman da görgüsüzlüğe kaçacak lükslükteki araçları, korumaları, tetikçileri ile Rus mafyası sokaklarda daha kolay görülebiliyor. Hemen hepsi sonradan yerli ya da yabancı bir ortak bulmuş eski Sovyet bürokratları, eski Komünist Parti yöneticileri. Şimdi kapitalist mafya karışımı bir tür olarak çıkmışlar ortaya. Sosyalizm yıkılırken etkin oldukları bölgede, yönetiminde oldukları şirketlere resmen el koymuşlar. Birbirlerini 'sırtlanlar' diye adlandırıyorlar. O kargaşa sürecinde devlete ait şirketlere el koymaktan daha zoru elde tutmak olduğu için ya mafyayla işbirliği yapmışlar ya da kendileri mafyalaşma sürecine girmişler. Metrodaki halkı, kentin lüks lokantalarını, evlerinin önündeki mafya üyelerini görünce insan "Burada halk yer altına inmiş, mafya yer üstüne çıkmış" demekten alamıyor kendini.

Değişmeyen görüntü
Lüks gece kulüpleri, sokaklarda moda dergilerinin kapaklarından fırlamış gibi bol makyajlı, şık giyimli Slav güzelleri, mafyası, çeteleri ile artık başka bir Moskova var. Belki de değişmeyen en belirgin görüntü, sokakları süpüren, duvar ören, arabaları yıkayan, seyyar satıcılık yapan kadınlar. Sosyalizm döneminde bu kadınları anlatırken 'halkımız' bunu sistemi kötülemenin bir unsuru sayardı. Ama yine kadınlar sokaklarda, hem de erkeklerin yapabileceği ağır işleri yapıyorlar. Çünkü artık Rusya, kapitalizm çağını yaşama sürecine girmiş. Bugünün Moskovası'nda da halk yaşamak için büyük bir ekonomik savaşım vermek zorunda ve artık ekmek vahşi bir kapitalizmin ağzında.
Moskova'dan ayrılırken dostuma "20 yıl öncesine göre nasıl buldun?" diye soruyorum. "Daha gelişmiş, daha hareketli, daha renkli buldum" diyor. "Bu sistemi savunduğumuz yıllarda da bazı aksaklıklar, akıl almaz saçmalıklar görüyorduk. Yaşamın her alanında bir donmuşluk vardı. Ama buna karşı tepkimizi karımızın kulağına fısıldamaktan öteye gidemiyorduk. Bunu o yıllarda Marksist bir aydın sorumluluğuyla ortaya çıkıp söylemediğim için kendimle hesaplaşamadığım çok oluyor. Ancak yaşam çok hareketli olduğu zaman beni sık sık yakalayan bu hesaplaşmadan kurtuluyorum."
Moskova yağmurlu bir ekim yaşıyor. Kenti kuşatan meşe ağaçlarının yaprakları sarıya, kızıla dönmüş. Sonbahar yalnız bir mevsim olarak değil, insanlığın geleceğine ilişkin büyük düşler için de yaşanıyor Moskova'da. Ama sonbaharın ardı kış olsa bile arkası yine de ilkbahar ve yaz...

Taş maş da istemezdi hani!
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmekti vasiyeti. Hele başında bir de çınar ağacı olsaydı, taş maş da istemezdi hani. Ama olmadı. Şimdi Moskova'daki devlet mezarlığında ünlü besteciler, bilim adamları, uzay bilimciler, sanatçılar, romancılar, ölen merkez komitesi üyeleri ve generallerle yatıyor koca şair Nâzım Hikmet.
Moskova'ya geldiğinde yeni yapılan dev gibi binaları görüp, "Sizin ne güzel mimariniz vardı. Bu koca binalar da nereden çıktı?" diye sorunca şoför yanıtlıyor:
- Stalin yoldaş böyle istiyor. Çok seviyor büyük binaları.
"Stalin yoldaş mı?" diye soruyor Nâzım Hikmet "Öyle bir mimar tanımıyorum."
Anlatılanlara göre bu nedenle Stalin bir kez bile görüşmüyor Nâzım Hikmet'le.
Mezarını ziyaret ederken, O'nun bazı binalarını sevmediği bir kentte yatması, Türkiye insanının onun bir köy mezarlığına gömülmek yolundaki vasiyetini yerine getirememesi rahatsız ediyor insanı. Ama yine de "İyi ki burada yatıyor" dedirtecek kadar olumsuzluklar var Türkiye'de. Ruhi Su'nun mezarının başına gelenleri anımsadıkça, şimdi Moskova'daki mezarında bulunan taş sağlam kalır mıydı acaba Türkiye'de, diye düşünmeden edemiyoruz. Ama işin en büyük tesellisi, herhalde mezarını ziyarete gittiğimizde Nâzım'ın yalnız olmadığını görmemiz. Çünkü başucunda Türkiye'den getirilmiş bir Yeni Rakı şişesinin içinde taze çiçekler duruyor.

RADİKAL ONLINE OKUR ANKETİ
Bu haberi doyurucu buluyorum --------------->
Bu haberi yeterli buluyorum -------------------->
Bu haberi yetersiz buluyorum ----------------->
Bu haberi taraflı buluyorum --------------------->


[Ana Sayfa]  [İnsan]  [Yaşam]  [Türkiye]  [Politika] 
[Yorum]  [Dış Haberler]  [Ekonomi]  [Borsa/Finans] 
[Spor]  [Kültür/Sanat]  [Arka Sayfa]  [Yazarlar]



Abonelik Formu
Radikal-online'a ücretsiz olarak abone olup, yeniliklerden anında haberdar olmak istiyorsanız, lütfen aşağıya e-mail adresinizi yazınız


"Yeter Artık, beni de dinleyin!"

Sesinizi duyurun!
Detayları için tıklayın...




Yukarı Yukarı Çık
Geri Geri Dön



Bu konuya ait haber listesine dönmek için tıklayınız

Görüş ve düşüncelerinizi webadmin@radikal.com.tr adresine yazabilirsiniz. Bilinen tüm tarayıcı, çözünürlük ve işletim sistemleri altında test edilmiştir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz. İzin almadan kullanılması durumunda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun elverdiği en yüksek ceza geçerli olacaktır.