|
|
|
| Radikal-online Okur Forumu |
| Siyasetçi - İşadamı - Çete üçgeninde kalan Türkiye, bu çıkmazdan nasıl kurtulacak? Kimler suçlu, kimler sorumlu? Sizin bu konudaki fikirleriniz ve önerileriniz nedir? TIKLAYIN |
Eskiden suçlular daha zor iade edilirdi ihakki@radikal.com.tr Ben hayırlı haberi tüpçü Nimetullah'tan öğrendim.
Telefon ettikten tam dört saat kırk yedi dakika sonra gelebilen Nimetullah'a tam, itoğlusu, tüpü TÜPRAŞ'tan mı getirdin, diyecektim ki, millete hayırlı olsun abi, bizimkini çelloya kapatmışlar, müjdesini aldım.
Çello değil evladım, Coeli, Regina Coeli, yani Hazreti Meryem, şimdi Apo onun şefkatli kollarında, diye düzelttim.
Nimetullah, bir milyon sekiz yüz yetmiş beş bin lira rica ediim, şeklinde bir antitezle karşıma çıktı.
Bozuk olmadığından, mecburen beş milyonluk banknot uzattım.
- Sence iade ederler mi abi?
- Neyi lan, Apo'yu mu, yoksa benim paranın üstünü mü? Gargaraya getirmek yok öyle!
Sonra aklıma geldi. Vaktiyle babamla ilkokul birinci sınıf öğretmenim Şahide Hanım arasında da suçluların iadesi anlaşması vardı.
Tarih kitaplarına 'Eti Senin Kemiği Benim Anlaşması' diye geçmişti.
Mesela önüne koyulan yemeği sonuna kadar yememek, kurufasulyenin içinden etleri ayıklayıp çöpe atmak, tuvalet kuburunun kenarlarını kirletmek gibi siyasi suçlarda iade yoktu.
Bunun infazını bizzat babam yerine getirirdi.
Geri kalan adi suçlar Şahide Hanım'ın infaz yasasına girerdi.
Ama Şahide Hanım da İsmet Sezgin gibi zaman zaman çuvallamadı değil. Bir gün sırf
İ. Hakkı altına yaptı diye kulağını çekti.
Babam bunun üzerine İtalya Krallığı tarafından imzalanmış o 1928 tarihli anlaşmanın çoktan yürürlükten kalktığını söyledi.
Şahide Hanım'ın 1957 tarihli İ. Hakkı Konseyi anlaşmasına göre beni gerekli dosyalar ve suç delili olan kirli pantolonla beraber İ. Hakkı ailesi makamlarına iade etmesi gerektiğini ve mariz işleminin bizzat bu makamlar tarafından infaz edilebileceğini hatırlattı.
Uluslararası ve ikili anlaşmalardan bihaber olan Şahide Hanım itiraz edince de arada maraza çıktı.
Babam, senin gibi hocanın sülalesini BM Güvenlik Konseyi paklar inşallah, deyip işi diplomatik mercilere havale etti. Ama anlaşmazlıklar yine de bitmedi.
Şahide Hanım, beslenme çantasını oraya buraya atmak, süt tozunu yere dökmek, başkasının defterini karalamak gibi suçların da iade kapsamına girmediğini iddia etti.
Bu iddiadan yola çıkarak küçük İ. Hakkı'yı her fırsatta hacamat etti. O vakitler infaz yasasında hapishaneye tıkmak bulunmadığından, tahtanın yanında yüzümü duvara döndürüp tek ayak üstünde bekletti.
İş zamanla o kadar zıvanadan çıktı ki, İ. Hakkı bu yüzden asla Çakıcı veya Apo gibi davranmadı. Beni memleketime iade etmeyin, yoksa kulaklarımdan tavana asarlar, demedi.
Bilakis, babasına gidip, baba, n'olur, beni geri al, ben kendi öz vatanımın tuvaletinde hapis kalmayı yeğlerim, diye rica etti.
Zaten iyi hatırlıyorum, bizim zamanımızda bütün suçlular cezalarını kendi makamlarının elinde çekmek isterdi.
Hiç olmazsa altına kaçırdığında, annen hemen yeni bir çamaşır uzatabilirdi.
|
[Ana Sayfa]
[İnsan]
[Yaşam]
[Türkiye]
[Politika]
[Yorum]
[Dış Haberler]
[Ekonomi]
[Borsa/Finans]
[Spor]
[Kültür/Sanat]
[Arka Sayfa]
[Yazarlar]
|
|
|
|
|