|
|
|
| Radikal-online Okur Forumu |
| Siyasetçi - İşadamı - Çete üçgeninde kalan Türkiye, bu çıkmazdan nasıl kurtulacak? Kimler suçlu, kimler sorumlu? Sizin bu konudaki fikirleriniz ve önerileriniz nedir? TIKLAYIN |
'Kendisi' ve 'izleyicileri' mbelge@radikal.com.tr Demokrasi dünyada oldukça yeni bir şeydir. Ama bütün dünya aynı siyasi kültür saatine göre yaşamadığı için, bazı toplumlara göre biraz daha eski, bazılarına göre biraz daha yenidir. Bismarck'ın kurduğu Almanya'nın temel taşı olan Prusya yıllarca 'aydınlanmış despotizm' diye anılan bir siyasi kültür geliştirmişti. O tarihlerde 150 yılı aşkın süredir tutarlı bir demokrasiyle yaşamış, İngiltere ve Hollanda'dan başka Avrupa ülkesi yoktu. Fransa ve İtalya'da demokrasiden çok mücadelesi varolmuş ve mücadele insanları bezdirmişti. Rusya ve Osmanlı'da ise aydınlanmamış despotizm ağır basıyordu.
Ülkelerin iç saatleri farklı, diyorum. Osmanlı mirasından kurulan Cumhuriyet'te bu saatin epey geri kalması doğaldı. Sorun, bugün de, 20'lerde ve 30'larda demokrasinin yeterince var olduğunu, bundan ötesini talep etmenin 'sözde-aydın'lara özgü bir 'ihanet' olduğunu ilan etmek. Bunu ilan edenlerden Hasan Pulur'a göre bile, 'kuvvetler ayrılığı' ilkesi, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir herhalde. İçine sindiremese bile, bugünün dünyasında, herkes en az kâğıt üstünde bunu kabul etmek zorunda.
Peki, Birinci Meclis'te Mustafa Kemal bu konuda ne diyor? Ahmet Demirel'den naklen, şunları: "Gerçekte, tabiatta, dünyada, kuvvetlerin bölünmesi diye bir şey yoktur. Önemli olan idaredir." (Birinci Meclis'te Muhalefet, 1994, s. 240 - 41) Ayrıca, kuvvetler ayrılığının Mentesgieu'dan geldiğini unutarak ve bunu Roussean'ya atfederek, "Merak ettim. Ahval-i hususiyesini takip ettim. Anladım ki, hakikaten bu adam mecnundur ve hal-i cinnette bu eserini yazmıştır" diyor.
'Kurtuluş Savaşı'nın zor şartlarında...' diyeceklerdir. Biliyorum, hayatım boyunca tartıştığım 10 Markist'in yedisi de zor şartlardan ötürü Stalin'in nasıl diktatör olmak zorunda kaldığını anlatmıştır.
Ama iş bu 'zor şartlar'la bitmedi. 1924 Anayasası da aynı 'kuvvetler birliği' ilkesini kurallaştırdı. Tahkikat Komisyonu kurarak 'yasama, yürütme ve yargılama'yı birleştirdi diye Menderes'i astık. 27 Mayıs'ta; ama onun tağyir ettiğini söylediğimiz Anayasa 1924'ten beri yürürlükteydi ve ona göre bir tarihte İstiklal Mahkemeleri Meclis'in içinden kurulabilmişti.
Bunların o çağda olmuş olması benim için büyük bir sorun değil. Bugün de bundan başka bir şey olmaması gerektiğini savunmak sorun. 'Atatürk ilkelerine ihanet edenler'i cezalandırmak üzere 10 yılda bir toplumun tepesine çöken ve çıkardıkları yasalar, yaptıkları yeni anayasalarla, önemli görünen her alanda aynı baskıcı merkeziyetçiliği pekiştirenler sorun. Onlar bunu yaptıkça ve 30'ların rejimini önümüze olup olacak demokrasi olarak sürdükçe, 'Bu demokrasi değildir,' demek zorundayız.
Başa dönelim: Bismarck modern Almanya'yı kurdu; bunu yaparken 'demokratik Almanya' diye bir sorunu yoktu, 'güçlü Almanya'yı kurmak istiyordu. Almanya bundan sonra 'Bismarck ilkeleri' diye bir sistem çıkarıp buna bağlı kalsaydı, bugün gördüğümüz demokratik Almanya hiçbir zaman olmazdı (ama Almanya buna varana kadar nazizmi de çıkarıp başka bir badireler yoluna girdi).
Atatürk modern Türkiye'yi kurdu. Kendisi demokrasi getirmedi, ama demokrasinin yolunu da tıkamadı. Bugün hâlâ Türkiye demokratik değilse, bu onun suçu değil, belirli tarihi koşulların ortaya çıkardığı baskıcı bir sistemi 'Bu aynı zamanda demokratiktir,' diye toplumun tepesinden eksik etmeyenlerin suçudur.
|
[Ana Sayfa]
[İnsan]
[Yaşam]
[Türkiye]
[Politika]
[Yorum]
[Dış Haberler]
[Ekonomi]
[Borsa/Finans]
[Spor]
[Kültür/Sanat]
[Arka Sayfa]
[Yazarlar]
|
|
|
|
|