Ben bir cevap veremedim Dimitri Kitsikis'in, Türkiye'nin kaderini de etkileyecek olan 1919-1920 Paris Barış Konferansı'nı konu edinen kitabını Le Monde'dan öğrenmiştim. Falih Rıfkı Atay'ın ÇBiri bu eseri Türkçeye çevirmeliÈ diyen yazısını da okuyunca, oturup kitabı kendim çevirdim.
Kitsikis, Yunanlı bir tarihçi, Sorbonne'da okumuş, Ottowa Üniversitesi'de profesör. Üzerinde çalıştığı ana konulardan biri ÇTürkiye ile Yunanistan'ın karşılaştırmalı XX. yy tarihiÈdir.
Türkiye'ye geldiğinde tanıştık, ahbap olduk; zaman zaman ailece bizde kaldılar. Akranımdı, bana Rum arkadaşlarımı hatırlatıyordu; Türkçeyi okur, yazar, pekâlâ da konuşur. Türk-Yunan Konfederasyonu diye, bizim şakaya aldığımız bir hayali, boynunda asılı hilal ve haç karması bir de kolyesi vardı.
Bir yıl geldi, misafir profesör olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde ders verdi. Sonra nasıl olduysa Turgut Özal'la tanıştı. Günün birinde ikisinin, açık bir otomobilde halkı selamlarken çekilmiş fotoğraflarını görmüş ve çok gülmüştük.
Derken bir Yunan gazetesine yazdığı, pek bağlı göründüğü biz Türkleri hoşnut etmeyecek mektubu meydana çıktı. O gün bugündür, Dimitri'den bir haber alabilmiş değilim.
Durup dururken Dimitri Kitsikis nereden aklına geldi diyeceksiniz. Bilmem! Genelkurmay Başkanlığı'nda kurulan Basın Bilgi Merkezî bir çağrışım yapmış olabilir.
Kitsikis bir gün bana:
- Siz İngiltere'yi, Amerika'yı örnek almaktan vazgeçin, demişti. Yüz elli yıldır Fransa'ya özendiniz de neye yaradı? Kendinize göre bir demokrasi düzeni kurmayı niye düşünmüyorsunuz?
- Nasıl olacakmış bize göre demokrasi?
- Bence size gereken rejim, yasama, yürütme ve yargı yanında, orduya da yer veren bir demokrasi olmalıdır, dedi.
Şaka mı ediyor diye baktım, ciddîydi.
- Yahu sen hiç, dördüncü kuvvet olarak içinde asker de bulunan bir demokrasi biliyor musun, diye çıkıştım.
- Evet, dedi; sizinki! Her on yılda bir siyaseti çözülmez düğüm haline getirip, askerî müdahaleyle çözmeye çalışan siz değil misiniz? Kendinizi aldatmaktan vazgeçip, yapılagelene meşruiyet kazandırmanız daha doğru olmaz mı?
- Ulan Palikarya, demiş; ama verecek bir cevap bulamamıştım o zaman.Dil Yâresi Türkçe dostlarından (Kerim Tokgöz)
- Ankara'daki otobüslerde de görmüşsünüz. Özel toplu taşım aracı da, taşıt aracı demek de, evet yanlış. Cihannüma okuru olduğunuz halde dikkatinizden kaçmış. Taşım aracı büyük yanlış, taşıt aracı da anlamsız tekrarı içeren bir deyiştir. Kısaca taşıt demek yeterlidir, doğrusu da budur, diye yazmıştım (Radikal, 15 aralık 98).
- Televizyonlarda sık sık işitmekten şikâyet ettiğiniz şok görüntüler ifadesi de yanlış. Şok edici görüntüler denebilir. Evet, şoke olan seyircilerdir.
Şok kelimesiyle başımız zaten dertte! Hele şok etmek, şoke olmak gibi deyişleri bir an önce unutsak iyi olacak. Alaattin arşivi çalışmaları Aramızda sayısı azalmış olanlardan biri, -Alaattin Çakıcı tarafından aranmak onuruna ermemişleri kastediyorum- akıl etse de, bu telefon konuşmalarını bir yerlere kaydetse bari!
Laf olsun diye söylemiyorum, Eyüp Aşık haberlerini okurken aklıma geldi. Yaşadıklarımızı günü gününe belgelendirmediğimiz içindir ki, olup biteni gelecek nesillere gereğince aktarmayı da beceremiyoruz.
1990'lar Türkiye'sini, anlaşıldı ki Alaattin'siz anlamak ve gelecek nesillere de anlatmak mümkün olmayacak. Birisi veya birileri bunu iş edinmeli. Olaylar kronolojik sıraya konmalı. Telefon konuşmaları kodlanıp, konularına göre sınıflandırılmalı. (Çek tahsilatı, banka alım-satım işleri, şarkıcı-plakçı ilişkileri, parti kongreleri ve genel başkan seçimleri gibi...)
Özel adların ve başlıca olayların indekse bağlanması da unutulmamalı (Burada da olaylar ölüm vakaları, yaralamalar vb diye; kişiler Alaattin'e yakınlıklarına ve gördükleri işe göre sınıflandırılmalı).
Belki daha iyisi, bu amaçla yaşanan tarih ve arşiv (istihbarat) uzmanlarından oluşacak bir heyeti görevlendirmek olur. TELAYNAK Gene şikâyet üzerine yazıyorum. Güner Ümit misafirlerinden birine (Kara Melek dizisi oyuncularından Zehra Alptürk Hanım'a) onu mahcup edecek şekilde muamele etmiş (Turnike, 7 ocak, atv).
Hayvanların çektiği nakil vasıtalarını sormuş. Hanımcağız ÇPayton!È demiş. Vay efendim vay! Bir yukarıdan almalar, ayıplamalar, küçümsemeler...
- Payton değil de ona fayton denirmiş.
Şimdi aynı muameleyi kendisi hak ediyor.
- İkisi de denir. Kelime, Yunan mitolojisi kahramanlarından Phaeton'un adından geliyor. Evet, Türkçe söylenişi daha çok fayton'dur, ama payton da denir ve bunun böyle olduğu bütün sözlüklerde Çfayton veya paytonÈ diye belirtilir.
Örnek ister misiniz?
Açın Türkçe Sözlük'ün 2. cildini, payton maddesinde Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ve Reşat Nuri Güntekin'in kelimeyi nasıl yazdıklarını görün!
|