Barışın yolu tek devletİsrail ile Filistin arasındaki barış sürecinde, genellikle iki toplumun ayrılması dillendiriliyor. Oysa ünlü Filistinli yazar Edward Said, çözümün 'tek ulus-devlet' şemsiyesinden geçtiğini savunuyorEDWARD SAİD
Wye Barış Anlaşması'nın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu hükümetinin çöküşünü getirmesiyle, 1993'te Oslo'da başlayan sürecin Filistinlilerle İsrailliler arasındaki barış için gerçekten doğru bir araç olup olmadığı sorusunu ortaya koymanın vakti geldi. Benim bakış açıma göre, eğer Siyonizm ile Filistinliler arasındaki yüz yıllık savaşım sona erecekse, bunun yolu barış sürecinin gerçek anlamda bir toplumsal uzlaşma üzerine oturtulmasından geçtiğidir. Oslo süreci ayrılık aşamasının yolunu açtı, ancak gerçek anlamda barış sadece 'tek uluslu' bir İsrail-Filistin devletiyle gelebilir.
Bu öyle tasavvur etmesi kolay bir şey değil. Siyonist İsrail resmi makamları dar görüşlü ve Filistin tarafı da uzlaşmadan yana değil. İsrailliler, kurtuluş savaşı verdiklerini ve bağımsızlığa ulaştıklarını, Filistinliler de nüfusun çoğunun topraklardan atıldığını, toplumlarının tahrip edildiğini söylüyor. Gerçekte, bu uzlaştırılamazlık, bazı erken dönem Siyonist lider ve düşünürler kuşağı gibi bütün Filistinliler için de son derece aşikârdı.Siyonist çözüm geçersiz "Siyonizm, Filistin'deki Arap varlığını göremeyecek kadar kör değildi" diye yazıyor saygın İsrailli tarihçi Zeev Sternhell son kitabı 'İsrail'in Temelindeki Efsaneler'de. "Ülkeyi hiç ziyaret etmemiş Siyonistler bile bu toprakların sahipsiz olmadığını biliyordu. Aynı zamanda ne dışarıdaki Siyonist hareket, ne de ülkeye yerleşmeye başlayan öncüler Filistin ulusal hareketine yönelik bir politikayı hayata geçirebildi. Bunun gerçek nedeni, sorunu anlamamak değil, iki tarafın temel anlayışlarındaki üstesinden gelinemez çelişkilerin açıkça itiraf edilmemesi ve tanınmamasıydı. Eğer Siyonist aydın ve liderler Arap çıkmazını görmezden geldilerse, bunun en büyük nedeni bu sorunun Siyonist düşünce çerçevesinde bir çözümünün bulunmadığını bilmeleri yüzündendir."
1917 Balfour Deklarasyonu ve Britanya manda yönetimi sırasında Yahudilere nüfus olarak üstün olan Filistinli Araplar, belirleyiciliklerini yitirmelerine neden olabilecek her türlü uzlaşmayı reddetti. 1947'de BM'nin taksim kararı geldiğinde bunu kabul etmedikleri için onları suçlamak hakkaniyete sığmaz. 1948'e kadar Yahudilerin elindeki toprak parçasının oranı sadece yüzde 7'ydi. Taksim kararı alındığında Araplar 'Niye toprakların yüzde 55'ini azınlık olmalarına rağmen Yahudilere verelim' dedi. Balfour Deklarasyonu da manda yönetimi de sivil ve dini hakları tanımalarına rağmen, hiçbir zaman Filistinlilerin siyasi anlamda hakları olduğunu teslim etmedi. Eşitsizlik, başlangıçtan beri Britanya tarafından inşa edilen ve daha sonra İsrail ve ABD tarafından sürdürülen siyasetti.
Çatışma kontrol edilemezdi çünkü bu, aynı toprak parçası için her zaman hak iddia eden ve karşı tarafın zaman içinde yok olacağını uman iki ayrı toplumun yarışmasıydı. Bir taraf savaşı kazandı, diğeri kaybetti ama yarış hep baki kaldı. Filistinliler Varşova ya da New York doğumlu bir Yahudi'nin burada yerleşme hakkı bulunurken, (İsrail'deki geri dönüş yasasına göre), yüzyıllardır burada oturanların bu hakka niçin sahip olamadıklarını soruyor.
Oslo sürecinin kendisi, İzak Şamir'in bıkmadan yinelediği gibi Yahudiler ve diğerlerinin ayrı durması ilkesine dayandırıldı. Son 50 yılda, Yahudilerin hayatları, Yahudi olmayanlarla gitgide daha çok iç içe geçti. Ayrılma çabası bir yandan kendiliğinden oluşurken, diğer yandan da paradoksal olarak giderek daha fazla toprağa sahip olma çabasıyla ortaya çıktı. Bu ise İsrail'in her geçen gün Filistinlilerden daha fazlasını alması anlamına geliyordu. İsrail mülkiyetindeki yerlerde bir milyon Filistinli, yani toplam nüfusun yüzde 20'si yaşıyor. Yahudi yerleşim birimlerinin en az olduğu Gazze, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'da neredeyse 2.5 milyon Filistinli bulunuyor. İsrail, Filistin köy ve kasabalarının etrafında 'by-pass' yollarla, yerleşim birimleri arasındaki bağlantıyla Araplardan uzak durmayı içeren bir sistem inşa etti. Ama tarihi Filistin bölgesi çok küçük ve birbirlerine duydukları antipati ve eşitsizliğe karşın İsraillilerle Filistinliler iç içe yaşıyor. Bu yüzden açık ve net bir ayrılık en basit anlamıyla işe yaramayacaktır. 2010 yılında iki toplum arasında demografik anlamda eşitlik öngörülüyor. Yol bulmama mücadelesi Açıkça İsrailli Yahudilere öncelik tanıyan bir sistem, ne homojen bir Yahudi devleti içinde yaşamak isteyenleri ne de orada yaşayan ama Yahudi olmayanları memnun edecektir.
İsrailli Filistinliler yerlerini bırakmak istemiyor; zaten kendi ülkelerinde yaşadıklarını söylüyor ve ayrı bir Filistin devletine katılmaya dair herhangi bir uzlaşmayı reddediyor. Aynı zamanda, Arafat'ı güçten düşüren koşullar, onun Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da yaşayan ve üst düzeyde siyasileşmiş Filistinlileri baskı altında tutmasını güçleştiriyor. Bu yüzden Filistinlilerin ayrı bir devlet içinde kendi kaderini tayin hakkı değil. Çözüm, iki toplumun birbirinden ayrılmasına çalışmakta değil, barış içinde bir arada yaşamaları için çaba göstermektedir.
Bugün var olan ise kanlı ve içinden çıkılamaz bir durumdur. İsrail'de ve dışarıdaki Siyonistler, ayrı bir Yahudi devleti istemlerinden taviz vermeyeceklerdir; Filistinliler de Oslo'da çok daha azına razı oldukları halde aynı şeyi kendileri için istemektedir. İki örnekte de 'bizim devletimiz' düşüncesi, gerçeklerin üzerinde uçuşmaktadır: 1948'de olduğu gibi etnik temizlik yetmemekte, İsrail'in Filistinlileri başından atmak ya da Filistinlilerin İsraillilerin gitmesini dilemek gibi bir yolu bulunmamaktadır. Alternatifler tatsız Batı Şeria, Kudüs ve Gazze'de derin bir istikrarsızlık yaşanıyor. Yahudi yerleşimciler İsrail ordusunun korumasında (sayıları 350 bini buluyor), Filistinlilerin sahip olmadığı haklara sahip olarak yaşıyor. (Örneğin Batı Şerialı Filistinliler Kudüs'e gidemiyor ve bölgenin hâlâ yüzde 70'inde İsrail ordusunun yasaları geçerli bulunuyor) İsrail, Filistinlilerin su kaynaklarını, güvenliği ve giriş çıkışları da kontrol ediyor. Hatta Gazze havaalanı bile İsrail'in kontrolünde.
Ben her vatandaşın eşit haklara sahip olduğu gerçek anlamda demokratik bir yolla ve birbirine güven duyarak toprakların paylaşımından söz etmekten başka hiçbir yol göremiyorum. Modern bir devlette, toplumun bütün üyeleri vatandaştır ve hak ve sorumlulukları paylaşır. Vatandaşlık bundan dolayı İsrailli Yahudi ile Filistinli Arap'ı aynı ayrıcalık ve dayanaklarla tanımlar. Her grubun kaderini belirleme hakkı vardır ve bu da kendi toplumsallığını hayata geçirme hakkı sağlar. Belki Kudüs'ün başkent olduğu federatif kantonlar içinde, toprakların eşit kullanımı ve devredilemez laik ve hukuki haklara sahip olarak. Hiçbir taraf diğerinin aşırılık yanlısı dincilerine rehin olmamalıdır.
Alternatifler son derece tatsızdır: Ya savaş devam edecek (var olan barış sürecindeki ağır bedelin yanı sıra) ya da pek çok engele rağmen barış ve eşitlik üzerine oturan bir arayış olacaktır (ırk ayrımcılığı sonrası Güney Afrika'sında olduğu gibi).
Çeviren: Ceyda Karan
|