Radikal-online | Yönetmene Mektup | Genel Haber Listesi | Standart Karakterler | Eski Sayılar | Künye
Radikal-online... Radikal-online  - İnsan 15 Şubat 1999
Detayları için lütfen tıklayınız...
EKLERİMİZ : Sanal Alem | Radikal2 | Radikal Cumartesi
Abone Olun (e-mail)    

İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan


Osmanlı tarihini bilmiyoruz

Prof. Dr. Edhem Eldem: Türkiye, Osmanlı'nın siyasi mirasını devraldı... Osmanlı'nın 1299'da kurulduğu da bir icat... Bizim derdimiz Osmanlı'yla değil kendimizle barışmak... Osmanlı tarihini Türkiye yalnız yapamaz, yapabileceği İstanbul merkezli bir devlet tarihidir
Sizce Osmanlı Devleti'nin, padişahlığın yıkılması cumhuriyetin kurulması tartışılabilir bir şey mi?
700. yıl furyasından galiba çok konuşulacak. Osmanlı neydi, Osmanlı mirası nedir, Osmanlı iyi miydi kötü müydü, Osmanlı yıkılmasaydı ne olurdu, gibi spekülatif şeyler abesle iştigal. Saltanat yıkıldı yerine cumhuriyet geldi. Üstelik bu iki aşamalı oldu. İlk önce Anadolu kuvvetleri saltanatı korumak adına silahlandılar ancak Ankara'da iktidara geçtikten sonra köprüleri attılar saltanatla. Bugün kimse Fransa'da 1789'u tartışmıyor. Fransa rejiminin 1789 öncesine dönmesi gibi hayal mahsulü şeyler üzerine kimsenin durduğu yok.
Osmanlı'nın yıkılması iyi mi oldu kötü mü oldu diye, tarihe bir bakış söz konusu olamaz diyorsunuz?
Olamaz, ancak başarı veya başarısızlığı tartışılabilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemleri incelenecek olursa, özellikle Batı'nın göstermiş olduğu değişimler göz önüne alındığında başarısız olduğu söylenebilir. Saltanattan cumhuriyete geçiş aslında sadece bir devrim değil, kaçınılmaz bir geçiştir. Cumhuriyetin kökleri aslında Osmanlı'nın son dönemindedir. Bir de tabii ekonomik başarısızlık var. İktisadi alanda iflasın eşiğinde bir devlet. Gittikçe dünyanın merkezinin dışına itilen bir ekonomik sistem.
Cumhuriyetin kökleri aslında Osmanlı'nın içinde mevcut dediniz. Bu bir devamlılığı işaret ediyor.
Cumhuriyetin başlıca öğelerinden olan Batılılaşma zaten Tanzimat'la başlamış bir şey. Yine temel öğelerinden olan ulus-devlet kavramı ise yavaş yavaş Hamit döneminde, daha da bariz bir şekilde Jön Türkler'le zaten başlamıştı. O açıdan bir devamlılık var. Ama o devamlılığın gerçek manada bir olgunlaşmaya dönüşmesi veya Batı standartlarına uyum gösterme noktasına gelmesi için bu rejim değişikliği gerekiyordu. Bunu tabii bir silsile olarak görmek mümkün. Hem devamlılık içeren hem de uyumsuzlukları bertaraf etmek için bazı yerlerde kopukluk getirmeyi beceren bir geçiş dönemi olarak.
Bu devamlılık ve kopuklukların neler olduğunu biraz açıklar mısınız?
Cumhuriyeti kuran kadrolar Osmanlı kadrolarıdır, Jön Türk, İttihatçı kadrolardır. Siyasi devamlılık var. Kültürel ve zihniyet açısından devamlılık var. En büyük devamlılık Batı'ya endeksli olarak gelişmeyi öngörmek. Üçüncü bir devamlılık toplumsal bir devamlılık. Yani Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerinde, artık küçülmüş haliyle temsil ettiği toplumu az çok cumhuriyete devretmiştir, büyük eksiklerle tabii ki. Özellikle gayrimüslüm nüfusu düşünürseniz. Devletin tepeden inme değişim modeli de cumhuriyete devredilmiştir. Jön Türkler'i bir başlangıç noktası olarak değişimin başlangıcı olarak ele alırsanız bir asırdan sonra devamlılıklar artık belirleyici olmaktan çıkıyor. Yani bugün Türkiye'yi belirleyen artık Osmanlı geçmişi değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi dertleri, kendi becerileri veya beceriksizlikleridir.
Devamlılık söz konusu olduğunda, Osmanlı'nın çokkimlikliği gündeme geliyor. Ulus-devlete geçilirken kimlikler teke indirildi. Sizce bu hedef başarılabildi mi?
Çokulusluluk meselesi, Osmanlı'nın son dönemlerinde yok olmaya başladı. Osmanlı büyük bir çokulusluluk içinde gelişti, gelişti gelişti, sonra birden cumhuriyet hepsini koparıp artı. Hayır, o zaten çok evvelden başlamıştı. O zaten 19. yüzyılda milliyetçiliğin doğuşuyla başlamıştı. Hakikaten, cumhuriyet ulus kavramını çok açık bir biçimde devletin temeli olarak ortaya koydu. Ancak cumhuriyetin problemi şu olmuştur; iki tür milliyetçilik arasında bocalamıştır. Bir tanesi siyasi milliyetçilik, yani etnik, dini kökeniniz ne olursa olsun siz bu devletin temsil ettiği rejimin vatandaşı olarak kendinizi hissediyorsanız vatandaşsınızdır ve biter. Bu Fransız milliyetçiliği denen şey yani katılımcı milliyetçilik. Öbürü ise daha Alman'vari diyebileceğimiz bir milliyetçilik. Yani devletin insanlara belirli bir kurguyu empoze ettiği, bir din, tarih vesaire gibi bir üst kimliği kendi kurgulayıp sunup, kabul ettirip, vatandaşlık kavramını bunun üzerine endekslemesi türünden bir milliyetçilik.
Sonunda seçimini yaptı...
Sonunda Alman türünde milliyetçilik baskın çıktı. Dönemin havası oydu. Bütün dünyaya bakarsanız, totaliter, milliyetçi devletler palazlanıyordu. Bir önemli etken de cumhuriyet, İslam'a karşı tavır alabilmek için ve İslam kimliğinin gerçek bir ulusal kimlik olarak ortaya çıkmaması için ondan daha kuvvetli başka bir üst kimliği pompaladı. O da etnik manada Türk milliyetçiğiliydi. Onda ifrada kaçıldı. Türk tarih tezleri icat edildi. Türklük icat edildi. Bugünden bakınca bunu tenkit etmek kolay. Dönemi içinde değerlendirmek lazım. Hakikaten bir ulus kurmak, bir ulus icat etmek hiç kolay iş değildir. Galiba asıl problem o dönemde yapılmış olan dayatıcı türden milliyetçilikten çok daha sonraları 40'larda 50'lerde vazgeçilmemiş olması. İdeolojik bir donma yaratılmış olması. Öyle bir çerçeve çizdiniz ki esnetme imkânınız yok ve dolayısıyla çatırdıyor. Esnemeyen kırılır meselesi. Şimdi tansiyonlar çok başka türlü hissediliyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin devraldığı geleneklerden biri de halkın politikanın tamamen dışında tutulması galiba?
Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıcı Jön Türkler'e ve Tanzimatçılara dayandırıldığında onların da modeli esasında katılımcı bir demokrasi modeli değil. Aksine, bilenlerin bilmeyenlere bir gelişme modeli sunması, hatta dayatması. Jön Türkler'e bakalım, niye 'Genç Türk' lafını kullanmışlar; çünkü daha önce 19 asrın ilk yarısında genç İtalya, genç Polonya, genç İrlanda hareketleri olmuştu. Bunlar neydi dönemin istibdadına karşı belirli bir siyasi liberalleşme kaygısıyla iktidara gelmek isteyen genç subaylar. Jön Türkler de bunun 50 yıl kadar bir gecikmeyle Osmanlı'ya yansıması. Yine bir Avrupa modeli. Yani, askerler, entelektüeller, aydınlar bilir, onlar anlatır, onlar modeli çizer ve halk takip eder. Cumhuriyet de bu gelişmeci modelle kuruldu.
Jön Türkler'den bu yana önemli bir değişiklik yok aslında, belki biraz entelektüeller ve aydınlar 'bilenler'in dışında tutuldu?
Bu neden kaynaklanıyor? Üçüncü dünyanın çoğuna bakarsanız model budur. Siz aslında Türkiye'ye uygun gördüğünüz modeli Batı demokrasisi olarak tarif ettiğiniz için sukutuhayale uğruyorsunuz. Modeli koymak başka, ona ulaşmak başka. Aslında bugün Türkiye'de demokrasi hem var hem yok. Teknik olarak var, yok denemez. Bugün yapılan tartışmalar öyle bir seviyede ki geçmişle mukayese edilemez. Bazı hâlâ tabu olan konular var, ama genel olarak düşünürseniz aslında müthiş bir liberalleşme var. Ama bunun ne kadar bilinçli olacağı tartışılır bir liberalleşme. Demokratik kültürümüz yeteri kadar gelişmiş değil.
Bunun tarihsel nedenlerini açıklamak mümkün mü?
Demokrasi eninde sonunda sosyoekonomik gelişmeye bağlı bir şeydir. Belirli bir refah düzeyine gelmeden demokrasinin çok sağlıklı bir şekilde oturmasını beklemek hayal olur. Bir de tabii devlet. Geleneğimizde bunu Tanzimat'a bağlıyorum. Tanzimat'tan itibaren Türkiye'nin kaderinin ve geleceğinin devletin elinde olduğu bir gerçek. Ordunun uzun bir müddet devlet katındaki en meşru ilerleme aktörü olduğu hâlâ çok yerleşik. Dolayısıyla bir meşruiyet meselesi. Yani Türkiye'de ordunun parlamentodan daha yüksek bir meşruiyeti var.
Özellikle 1928 Harf Devrimi'nin bir kütürel kopukluğa neden olduğu iddia edilir?
Türkiye Cumhuriyeti'nin devraldığı kültürel mirastaki problem kopukluktan çok azlıktır. Kopukluklar oldu. Hatta 1928 harf Devrimi'nin de bir kopukluk yarattığını söyleyebiliriz. Ama asıl problem azlığıdır. Osmanlı entelektüelinin üretmiş olduklarının toplamı, başka kültürlerin birikimiyle karşılaştırıldığında son derece azdır. Dediğim gibi kopukluk tabii ki var. Ama kopukluğun ötesinde yeteri kadar birikim olmaması da var.
Osmanlı'yı reddettik ama onun mirasını devraldık. Mesela Ermeni tehciri böyle bir şey galiba?...
Siyasi mirasla kültürel mirası ayırmak lazım. Siyasi mirasta aslında Türkiye çoğu şeyi devraldı. O devamlılık anlamında gördüğümüz çoğu şey aslında bir mirasın devri gibi bir şey. Türkiye'nin reddettiği pek fazla bir şey yok Osmanlı mirasından. Saltanatın kendisi hariç. Ama esas itibariyle siyasi mirası hiçbir zaman reddetmedi.
Resmi tarih böyle demiyor ama...
Rejimi değiştirmek, siyasi mirası reddetmek anlamına gelmez. Siyasi mirasla ideolojik mirası karıştırmamak lazım. Resmi tarihte çok oportünist davranıldı. İyi ve kötü anlatıldı. Bu kadar basit ele alındı. Ama siyasi miras sadece sizi ilgilendirmediği için, uluslararası camiayı uluslararası anlaşmalar dolayısıyla ilgilendirdiği için devralıyorsunuz. Kültürel mirasta ise çok daha seçici davrandı. Çünkü orda artık cumhuriyet laik bir yapıya sahip olduğu için Osmanlı'nın kültüründen bazılarını olduğu gibi almak sakıncalı gözüktü. Din bunun başında. Dinin bazı biçimleri tasavvuf vesaire. Bu hem rejimi tehdit ettiği için hem de gelişmeci Batı modeliyle çeliştiği için alınmadı.
Bugünkü siyasi tabloya bakıldığında, bu problem de aradan 75 yıl geçtikten sonra pek halledilebilmiş gibi gözükmüyor ama...
Bugün dinin palazlanmasında veya dinin bir tepki mekanizmasına araç olmasındaki başlıca problem, bir kimlik arayışından çok, ekonomik ve sosyal kriz problemidir. Bu tür bir söyleme destek verenler bugün değişen ekonomik ve sosyal sistemin nemasından faydalanamayan, ona entegre edilemeyen kesimler. Tepkinin kendisi Osmanlı'yı kullanıyorsa da Osmanlı'daki din hareketleriyle hiçbir alakası yok.
Osmanlı tarihi, yalnızca sarayın ve devletin tarihi olarak verildi hep. Osmanlı'da bir toplumsal tarih yok mu?
Doğru dürüst bilmiyoruz. Biz tarihçiler de sorumluyuz. Biz İstanbul arşivlerine baka baka Osmanlı'nın vermek istediği imaja inandık. İstanbul'da gördüğünüz bir vitrin. Osmanlı Devleti'nin ideolojisini, zihniyetini vesaireisini veriyor. Zannediyoruz ki Kahire küçük bir İstanbul, Diyarbakır daha da küçük bir İstanbul. Yok böyle birşey. Mirastaki en büyük problemlerden biri bu. Bilmediğimiz bir Osmanlı dünyası var. Bunun mirasçısı yalnızca Türkiye değil. Orda başka ülkeler de söz konusu. Ortadoğu'da olsun, Balkanlar'da olsun; Osmanlı coğrafyasında yaşamış olan ulus devletler var. Nasıl ki Türkiye, Osmanlı'yı kendine kaptıysa Türk olarak, onlar da gene Türk diyerek tamamen reddediyorlar. Ne oluyor, o Osmanlı çoğulculuğu, Osmanlı farklılıkları tam anlamıyla anlaşılamıyor. Osmanlı tarihini Türkiye tek başına yapamaz. Yapabileceği sadece İstanbul merkezli bir devlet tarihidir. Oysa Osmanlı tarihi bir devlet tarihi değildir sadece.
İstanbul'da da sarayın dışında cumhuriyete gelen süreci etkileyen bir toplumsal hayat vardı. Muhalifleriyle, işçi ayaklanmalarıyla, entellektüeleriyle. Bu da resmi tarihin ilgi alanı dışında.
Dışında kalmasının başlıca sebeplerinden birincisi kaynak eksikliği. Osmanlı'da her ne kadar devlet yazı bağımlısıysa da aslında sözlü bir toplum. Sözlü bir kültürde yazılı üretim az. Yazılı üretim genellikle devletten çıkıyor. Dolayısıyla devletin dışında sivil toplum deyin, halk deyin ne derseniz deyin orada olanlar, orda düşünülenler belgelenmemiş oluyor. Bu bir tarihçi için korkunç bir boşluk.
Son yıllarda gelişen Adriyatik'ten Çin Seddi'ne bir yayılma anlayışı var. Bunun Osmanlı'nın egemenlik alanlarına göz dikmekle bir alakası var mı?
Osmanlı daha çok bir Akdeniz imparatorluğu. Osmanlı'da bir Orta Asya kültü yok ki. Osmanlı kendini Türk saymıyor ki. Dolayısıyla böyle bir derdi yok. Bu Adriyatik'ten Çin Seddi'ne cumhuriyete has bir şey. 1930'larda Türk tarih tezleriyle, tarihin tekrar kurgulanmasıyla beraber, bütün ne var ne yoksa hepsini bir araya topladılar. İşte Hunlar, bunlar, şunlar, onlar, Osmanlılar, hatta Hititlileri filan da sokuşturup ortaya yeni bir şey çıkıyor. Bu çok yeni bir şey. Tarih çok icat edilir. En büyük sakınca odur. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız gibi. O 16 devletin çoğu hakkında doğru dürüst bir şey bilmiyoruz. 700. yıl meselesi. 1299'u kim biliyor? 1299'da Osmanlı'nın kurulduğunu kim biliyor?
Söylence gibi?
Tamamen öyle. 15. asırda Osmanlı, devlet gibi bir hale gelmeye başlayınca kendi kökenlerini kurgulama ihtiyacı duymuştur, tarihler yazılmıştır. Daha önce yok, kaynak yok. Dolayısıyla 1299 tabii ki bir icat. 1310 olabilir, başka bir tarih olabilir. Osmanlı Devleti 1299'da eğer kurulduysa, devlet kelimesini kullanmak o dönemde çok yanlış. Maalesef icat edilen mitler tarih oluyor.
Yeni Osmanlılık diye bir şey çıktı.
Bugün kaç kişiye sorarsanız, o kadar Osmanlı tarifi alırsınız. İslamcılar için Osmanlı bir İslam evletidir, Türkçüler için bir Türk devleti. Liberaller için bir tolerans ve çoğulculuk ülkesi. Herkese ekmek var bu Osmanlı'da. Ama hiçbiri doğru değil tabii ki.
Osmanlı'yla barışmak gerekliliği konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bence garip bir laf. Osmanlı'yla küsmüş olmak gerekir. Bu devri sabık meselesini getiriyor. Ben devri sabık ile kopukluğun yok edilmesine taraftar değilim. Siyasi bir köprü atmaya gerek görmüyorum. Barışmak eğer Osmanlı tarihine daha objektif bakmaksa evet. Ama asıl derdimiz Osmanlı'yla barışmak değil bizim, derdimiz kendimizle barışmak.

Yukarıdaki yazı hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Doyurucu   Yeterli   Yetersiz   Taraflı  
Bu anketlere katılan okuyucularımızın fikirlerini merak ediyor musunuz?

Yukarı Yukarı Çık Geri Geri Dön Bu konuya ait haber listesi
TARTIŞMA

Radikal-online tüm okurlarının görüşlerine evsahipliği yapıyor. Gelin görüşlerinizi kafanızdan çıkarın ve milyonlarla paylaşın. Katılım çok basit. Ve bir tıklama uzağınızda... KATILMAK İÇİN TIKLAYIN

ANKET

İçinde bulunduğumuz dönemin en güncel konularını, anket bölümümüzde bulacaksınız. Sesinizi yükseltin ve kendinizi temsil edin. Internet bunun için en uygun ortam... KATILMAK İÇİN TIKLAYIN



Ziyaret emek için lütfen tıklayın
Radikal-online... Milli Piyango ve Loto Sonuçları | Borsa Özel | Seri İlanlar | Adres Bankası | ICQ Kulübü |
Anket Sonuçları | Sohbet Odası | Elektronik Kartpostallar | Yardım Sayfası | VE DİĞERLERİ...

Bu sitedeki tüm sayfa ve uygulamalar her tarayıcı ile sorunsuz görüntülenebilir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz.
Radikal-online | Yönetmene Mektup | Genel Haber Listesi | Standart Karakterler | Eski Sayılar | Künye