Kathleen Turner'dan Kerime Nadir'e 'Hiç gerek yok' dedi Kubilay... "Girelim Internet'e, şansımız varsa 15 dakikada buluruz senaryoyu..." Kubilay ve Selçuk ile birlikte yaklaşık 2 yıldır senaryo üretiyoruz... Geçenlerde de bir TV kanalından bir film hikâyesi istemişlerdi... Bizim meslekte olanların pek çoğu gibi, biz de süper 'yaratıcılar' olduğumuzdan böyle bir teklif geldiğinde ilk olarak hangi yabancı filmden 'alıntı' yapabiliriz diye oturup kafa patlatırız günlerce... Selçuk, 1980'lerde çevrilen ve Kathleen Turner'ın başrolünü
oynadığı 'Body Heat' filmini hatırladı sonunda... Konuyu şöyle bir biliyor ama tam olarak çıkaramıyor... Internet'te film senaryolarına girdiğimizde şıp diye bulduk 'Body Heat'i... Kredi kartı numarası ile adresi filan verdik... Bir hafta sonra senaryo elimizde olacakmış... Bir taraftan da kıs kıs gülüyorum enayiliğimize... "Çocukların aklına uyduk 30 doları kaptırdık" diye... Allah'ın Amerikalısı bir hafta içinde senaryo yollayacakmış...
Tam bir hafta sonra sabah sabah kapı çalındı... Bir kurye, elinde kocaman bir zarf... İçinde yüz sayfalık senaryo... Şaştım kaldım... Sonra birden 25 yıl öncesine kaydı düşüncelerim...
O zaman televizyon yoktu ama biz yine 'araklardık...' Yeşilçam'a ilk adım attığım günlerdi... Dönemin en ünlü prodüktör ve yönetmenlerinden biriydi Muzaffer Aslan... Çıraklık dönemine onun yanında başlamıştım... 1970'li yıllar... Muzaffer Aslan, Serdar Gökhan ve Hale Soygazi ile bir filme başlayacak, proje arıyor... Her dönemde olduğu gibi o zaman da projeler bir filmin can damarıydı... Ve her zaman olduğu gibi o zaman da senaristlerimiz 'yaratıcılıklarını' özellikle Amerikan filmlerinden 'çalıntı' yapmak için kullanırlardı... Bu filmlerin hepsini ezbere bilen tek bir kişi vardı: Sarkis...
Sarkis tam bir proje ustasıydı... Çünkü Saray Sineması'nın makinistiydi... Bütün filmleri günlerce izlediği için her karesini hatırlardı... Ne Internet vardı o yıllarda, ne de video kulüpleri... Bu nedenle bir yapımcının, filme başlamadan önce proje bulmak için
arayacağı ilk kişi Sarkis olurdu...
Sarkis, iki film arasında bir zaman uydurup Muzaffer Aslan'ın sahibi olduğu Sine Film'in bürosuna geldi. Filmde kimlerin oynayacağını sordu ve birkaç dakika içinde projenin adını verip çıktı gitti... Şimdi ismi aklımda değil ama başrolünde Ingrid Bergman'ın oynadığını anımsıyorum... Yarım saat sonra Saray Sineması'nın deposundan 12
adet kocaman film makarası geldi Sine Film'e... Yeşilçam Sokağı'nın sakinleri Muzaffer Aslan'ın yeni bir filme başlayacağını böylece anlamış oldular...
Sarkis'in işi bitmiş, sıra bana gelmişti... 'Senaryo'yu yazacaktım... Sine Film'in, üç dört kişilik küçücük bir özel sinema salonu vardı... Önüme Uher marka kocaman bir teyp koydular. Mikrofonu elime verdiler...
Araklanacak film oynamaya başladı ekranda... Diyalogların hiçbirini kaçırmamaya çalışarak okudum teybe... İki üç saat sürdü bu iş... Sonra teybe okuduklarımı kâğıda döktüm ve daktilonun başına geçtim... Kâğıdın sağ tarafına mizansenleri, sol tarafına diyalogları yazdım... Oldu sana senaryo...
Titiz adamdı Muzaffer Aslan... Filme bir isim bulmak için saatlerce düşündü... O zamanlar Kamuran Akkor'un 'Dert Bende'
isimli şarkısı ortalığı kasıp kavuruyor... 'İsmi bu olsun' dedi Muzaffer Bey... 'Dert Bende'... Oyuncular belli, senaryo belli, isim belli... Her şeyin bittiğini sanıyordum... Oysa olaylar yeni başlıyormuş...
"Bu böyle olmaz... Bu senaryonun aslında ölümsüz bir eser olması lazım" dedi Muzaffer Aslan... Aklım iyice karıştı... Durup dururken nasıl ölümsüz olacak?.. Ama ne demek istediğini kısa zaman sonra büyük bir şaşkınlıkla anlayacaktım... Hemen, dönemin en ünlü yazarlarından Kerime Nadir'e bir telefon açıldı... "Dert Bende isimli bir romanı bir hafta içinde yazabilir miydi... Konu zaten hazırdı..." "Hayır, yazamazdı" Kerime Nadir... Vakti yoktu... O zaman başkası yazarsa kendi ismini romana verebilir miydi? Yani bu garip senaryo onun 'eseri' olabilir miydi?.. O olabilirdi... Ama beş bin lira karşılığında...
Maddi sıkıntılar içinde yaşayan yaşlı bir edebiyatçı bulundu... (Adını yazmak istemiyorum, çünkü o artık yaşamıyor) Sarkis'in fikir babası olduğu ve benim kelimesi kelimesine arakladığım 'senaryo'dan bir hafta içinde bir roman yazdı... Bir ay sonra roman piyasaya çıktı... Yazar Kerime Nadir'di... Adı 'Dert Bende'... Aynı günlerde Muzaffer Aslan'ın filmi İstanbul sinemalarında gösterime giriyordu... Filmin afişlerinde aynen şu cümle vardı: "Kerime Nadir'in ölümsüz eseri Dert Bende."
İnanılmaz gibi görünen bu hikâye, aslında Yeşilçam'ın binlerce mucizesinden sadece biri... Kerime Nadir şimdi rahmetli oldu... Muzaffer Aslan ve o yaşlı edebiyatçı da... Şimdi geride tek tanık ben kaldım... Bir de edebiyat tarihimize geçen Kerime Nadir'in ölümsüz eseri 'Dert Bende...' Bilinmez ki?.. Belki ararsanız bugün bile sahaflarda bulursunuz...Barış'la 'garip' bir anı Beynimden vurulmuşa dönmüştüm...
1970'li yılların başıydı... Kocaman kara gözlü bir kadını seviyordum... Bir gece onunla buluşmak için Taksim'de acele acele yürürken Salim Dündar çıktı karşıma... Ve o acı gerçeği 'tak' diye söyleyiverdi... O kadın beni aldatmıştı... Hem de bir arkadaşımla...
Barış Manço ile...
İnanamadım... Salim yalan mı söylüyordu?.. Bu sorunun yanıtını ancak iki kişi bilebilirdi... Önce, âşık olduğum kadına koştum... Sordum... İki kocaman, kapkara göz bakışlarını yere eğdi. Hiçbir şey söylemedi... İnkâr bile etmedi... Deliye dönmüştüm.
O gece ikinci durağım Barış'ın Moda'daki eviydi... Kapıyı annesi rahmetli Rikkat Hanım açtı... Sonra Barış geldi... Yüzümde nasıl bir ifade varsa, ne olduğunu o müthiş zekâsı ile anında anladı... "Hiçbir şey söyleme" dedi... "Bunu birkaç günlük geçici bir şey olarak asla görme... Ben de sevdim onu... Ne yapsaydım?.."
Üçümüzün de onurunu korumuştu...
Bazılarına garip gibi görünen bu davranış bana son derece saygın ve dürüst gelmişti... Söylenecek başka hiçbir şey yoktu... Çünkü karşımdaki yalanlara başvuran, kıvırtan biri değildi... Duygularını açıkça söyleyen dürüst bir erkekti... El sıkıştık ve gerisin geriye döndüm...
Aradan yıllar geçti... İkimiz de gönül yollarımızda değişiklikler yapıp başkalarını sevdik ve başkalarıyla evlendik... Ama bakışlarını hüzünle öne eğen o kara gözlü kız hâlâ can dostum... Sevgili Barış ise hâlâ kalbimde... Ayıptır, ayıp Tabaklar, çatallar havada uçuşuyor... Smokinli birtakım erkeklerle, tuvaletli birtakım kadınlar (ki onlara sanatçı deniyor) ayağa fırlamış, isterik bir şekilde bağırıyor, küfrediyorlar... İstanbul'un en lüks otellerinden birinin salonu burası... Tüm bu infial ve isyan, bir masada oturmuş, şaşkın bir şekilde çevresine bakan bıyıklı, esmer bir adama... Polisler, korumalar bu olası linç olayını engellemeye çalışıyor... Televizyon haberlerinin hepsinde aynı sahne... Olay ülkemizin en mümtaz ödül törenlerinden biri olan Magazin Gazetecileri Derneği'nin gecesinde yaşanıyor... Hani bir nevi Oscar Ödülü bu... Bize özgü tabii... Çevresine tedirgin bakan adamın adı Ahmet Kaya... Biraz önce sahneye çıkmış, aldığı ödülün ardından kısa bir konuşma yapmış... Sonra gelmiş yuhlar, küfürler... Peki mikrofonda ne demiş Ahmet Kaya?.. TV'den izlediğim konuşmasını aynen aktarıyorum... "Ben bu
ödülü İnsan Hakları Derneği'ne, Cumartesi Anneleri'ne ve magazin gazeteciliğine emek veren arkadaşlarım adına alıyorum...
İşin içine 'insan hakları', 'cumartesi anneleri',
'emek' filan girdi ya... Salon hafiften kıllanmaya başlıyor... Sonra Kaya'nın can alıcı cümlesi geliyor... "Kürtçe bir şarkı ve bir klip yapıyorum" diyor... "Bu ülkede bunları yayınlayacak yürekli insanlar olduğunu biliyorum. Yayınlamazlarsa Türk halkına hesap vereceklerini de biliyorum..." İşte bu cümle üzerine salon birbirine giriyor... Bağırışlar, çağırışlar, küfürler, çatal kaşık fırlatmalar... Bu arada ekranda gördüğüm tanıdık bir yüz dikkatimi çekiyor... "Atın bu adamı dışarı... Atın" diye canhıraş bağırıyor bu tanıdık yüz... Kanım donuyor sanki... Yıllardır bildiğim, yönetmen Tunca Yönder bu siyah smokinli 'adam'... Hayret... Nasıl da değişmiş...
Magazin muhabirleri Ahmet Kaya'yı saldırganlardan korumaya çalışıyorlar... "Yahu bu bizim gecemiz... Bari bu gece yapmayın" diye... Kısaca, bir başka gecede bu olay gerçekleşirse onlar da seslerini çıkartamayacaklar... Ahmet Kaya ise
oturduğu masada şaşkın bir şekilde TV kameralarına derdini şu cümlelerle anlatmaya çalışıyor... "Yıllarca Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü savundum... Ama Kürt realitesini kimse inkâr edemez... Sadece bunu söyledim..."
Yıllar önce Turgut Özal'ın kamuoyunun gündemine getirdiği iki sözcük bu aslında... 'Kürt realitesi...' Ama salondaki isterik çığlıklar bitmek bilmiyor... 'Cehenneme git...' 'Kürt diye bir şey yok...' Herkes ayaklanmış... Polisler geliyor, Ahmet Kaya'nın güvenliğini sağlıyorlar ve peşinde bir medya ordusu ile o lüks otelin arka kapısından apar topar kaçırılıyor şarkıcı... O anda Serdar Ortaç çıkıyor sahneye ve popülizmin en müthiş örneklerinden birini vererek, "Bu dünyada kimse sultan değil, Atatürk'ün yanındayız ve bu vatan bizim" diyor... Sonra 10. Yıl Marşı'nı söylemeye başlıyor...
Sanki Ahmet Kaya bir vatan haini, sanki bir Atatürk düşmanı... O anda salondaki tüm 'sanatçılar' çılgına dönüyor... Alkış kıyamet... Ve beklenen gerçekleşiyor... Reha Muhtar çıkıyor sahneye... 'Birlik ve bütünlüğümüz' adına herkesi 'Memleketim' şarkısını söylemek için sahneye çağırıyor... Başta Osman Yağmurdereli olmak üzere huşu içinde söyleniyor şarkı ve böylece 'iç barışımız' sağlanmış oluyor... Sonra yine bu olay ve Ahmet Kaya üzerine yapılmış mini söyleşiler geliyor ekranlara... Adnan Şenses 'toplumu adına üzülmüş...' Ebru Gündeş, "Herkes sanatçı kişiliğini omuzlarında taşıması gerektiğini" buyuruyor... Ve salondakiler 'Memleketim' şarkısı eşliğinde 'Türk'üz, Türk'üz' diye tempo tutuyor...
Bu arada, ekranlarda Ahmet Kaya'nın otelin arka kapısından otomobiline bindirilip kaçırılmasını izliyoruz...
Ayıptır ayıp... Sanatçı dediğin zaten aykırı bir sestir, bir nefestir... Ahmet Kaya sanatçı mıdır, değil midir? Ben bilemem... Ama dar kafalı, düzenin suyunda giden, küçük çıkarlar uğruna kitleleri peşine takmak isteyen insanlara sanatçı denmeyeceğini öğrenecek kadar yaşlandım galiba...
|