Ne şaka ama! Haber belki gözünüzden kaçmıştır. Kaya Çilingiroğlu uzun zamandır birlikte golf oynadığı yakın arkadaşı Doktor Halil Bahçelioğlu'nu ilk kez yenmiş. Tabii haber bu değil, bundan sonrası. Çilingiroğlu, bu galibiyete pek sevinmiş olmalı ki arkadaşına bir 'şaka' yapmak istemiş. Tutmuş gazeteye bir ölüm ilanı vermiş. 'Dr. Halil Bahçelioğlu öldü' diye.
Bundan sonrası tam bir rezalet. Ölüm ilanını okuyan Bahçelioğlu'nun yakınları ve arkadaşları perişan olmuşlar. Hastaları ise panik içinde. Halil Bahçelioğlu durumu düzeltene, herkese derdini anlatana kadar perişan olmuş.
Bu tatsız şaka karşısında gazete yöneticilerinin şapkasını önlerine koyup düşünmeleri gerekiyor. Herkes, istediği ilanı, parasını bastırıp verebiliyor. Bu ilanların kontrol edilmesi o kadar güç mü? Doktor Halil Bahçelioğlu ve yakınları yine de ucuz atlatmışlar bu belayı. Bu nedenle bir gün gerçek bir felaket yaşanırsa, bunun hesabını kim verecek?Memleketimden adliye manzaraları Bu kez komedi, İstanbul Bağcılar'da geçiyor. Olayın kahramanı 27 hamal ve bir avukat. Perde arkasındaki kahramanlar ise Bağcılar İlçe Emniyet Müdürü ve Ekipler Amiri. İstanbul Toptancılar Çarşısı'nda çalışan hamallar, emniyetin mafya ile işbirliği yaparak kendilerine baskı uygulandığını öne sürüyorlar. Bir de avukat tutuyorlar. Avukat Cemal Polat, müvekkillerinin şikâyetlerini dinliyor, emniyet görevlileri hakkında bir şikâyet dilekçesi hazırlıyor ve hep birlikte Bağcılar Adliyesi'ne gidiyorlar. Polat, dilekçesini vermek için savcılık makamına çıkıyor, olayı anlatıyor, sonra aşağıya iniyor.
Ama o da ne? Müvekkillerinin 27'si de ortada yok. Yer yarılmış içine girmişler sanki. Olay biraz sonra anlaşılıyor. Aşağıda avukatlarını bekleyen 27 hamal, şüpheli şahıs gerekçesiyle gözaltına alınmışlar. Tepesi atıyor avukatın. Çünkü savcılığa verdiği dilekçede de aynı şeyden şikâyetçi. Müvekkilleri olan hamallar 15-20 gündür durup dururken şüpheli şahıs olarak gözaltına alınıyorlar. "Emniyet müdürü ve arkadaşları görevlerini kötüye kullanmışlardır" diye bir açıklama yapıyor.
Sonra ne mi oluyor? Avukat Cemal Polat da Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler tarafından gözaltına alınıyor. Ekipler haklı. Sen polisler hakkında suç duyurusunda bulunursan, polisler de senin için bir şey düşünürler elbet.
Aynı günlerde yaşanan bir başka trajikomik olay da, 22 yıldır çözülemeyen 16 Mart katliamı davasında yaşanıyor.
O tarihde, İstanbul Üniversitesi'nde gerçekleştirilen katliamın açığa çıkarılması için didinen Avukat Cem Aytekin, mahkemeye delil olarak sunduğu bir belge yüzünden, aniden sanık durumuna düşüyor ve yargılanmaya başlıyor. Cem Aytekin, mahkemeye delil olarak MİT'e ait bir belgeyi vermiş. Sen misin veren. 'MİT'e ait bir belgeyi ifşa etmek, görevini kötüye kullanmak, terörle mücadelede görev almış kamu görevlisinin hüviyetini açıklamak' suçlarından şimdi yargı önünde. O, her ne kadar, "Devletin yapmadığı görevi ben yaptım, delillerin saklanması nedeniyle katliamın sanıkları hâlâ sokaklarda geziyor" derse desin, yine de yargının keskin kılıcının tehdidi altında.
Söz adli olaylardan açılmışken, Emel Sayın'ın boşanma davasını atlamadan geçmedim doğrusu. Artık bilmeyeniniz yoktur. Emel Sayın, Amerikalı eşi David Younes'den boşanıyor. Hâkim İzzet Doğan, davanın son duruşmasında boşanma kararını okuduktan sonra, "Dünya, değişiyor, anayasa değişiyor. Siz söylüyorsunuz aşkın kanununu yazsam yeniden diye. Yeniden aşkı yazsanız değişik mi yazacaksınız?" diye soruyor Emel Sayın'a.
"Ne güzel konuştunuz" diyor Emel Sayın mahkeme salonunda. "Bir de şiir okur musunuz?" Hayır. Hâkim şiir okumuyor. Ama şiir gibi bir cümle patlatıyor ardından. "İnsanın, gözlerindeki ışığı sise dönüştüren bir başka insana, yaşam boyu tutuklu kalması beklenemez."
İşte böyle. 26 hamal vatandaşımızın tutuklamasından girdik, 16 Mart katliamının kanlı yollarında bir tur attık ve assolistimiz Emel Sayın'la noktayı koyduk. Karar sizin. Pardon, yüce adaletin. Nadire'nin kitabı Çarşamba sabahı erkenden yattım. Güneş doğalı henüz daha bir saat olmuştu. Yine de uyku tutmadı. Kalktım, kapıya gittim. Baktım ki gazete gelmiş. Yatağa tekrar uzanıp sayfaları çevirmeye başladım. Genellikle, iri manşetlerden çok minik haberleri okurum ilkin. Bir de baktım ki Nadire'nin ismi.
Yıllardır görmüyorum Nadire'yi. Ama ilk karşılaştığımız zaman gözlerinde gördüğüm gülümsemeyi hiç unutmadım. O gülümseme, içindeki insan sevgisini dışarıya vuruyordu adeta. Nokta dergisinde çalışmaya gelmişti. Sapsağlam bir yüreği, dopdolu bir geçmişi, inanılmaz bir sezgisi vardır. Uzun süre birlikte çalıştık. Sonra Nokta öldü, ortaklık ayrıldı. Nadire Mater, kendi yolunda devam etti ve başarılı bir gazeteci oldu.
Birkaç hafta önce bir kitap yayınladığını gördüm gazete ilanlarından. Adı, 'Mehmedin Kitabı' Güneydoğu'da çarpışmış ve terhis olmuş 42 er ve yedek subayla yaptığı konuşmaları, onların anılarını anlatıyormuş. Okumak istedim. Bugün, yarın alırım derken aradan geçivermiş günler.
Nadire'nin ismini gazetedeki o küçük haberde görünce önce kitapla ilgili sandım. Aslında kitapla ilgiliymiş, ama bambaşka bir şekilde. Toplatmışlar Nadire'nin kitabını. Başka bir deyişle Nadire'ye değil askerlerin anılarına yasak koymuşlar.
Toplatma kararını Beyoğlu 12. Sulh Ceza Mahkemesi'nin Cumhuriyet Savcılığı vermiş. Gerekçe malum 'Devletin askeri kuvvetlerini tahkir ve tezyif.' Zamanında bizim de defalarca yargılandığımız şu meşhur kanun maddesi.
Kimler, neden korkuyor Allah aşkına. İnsanların kişisel düşüncelerini
açıklamaları kimi, neden rahatsız ediyor? Üstelik Nadire'nin kitabı kendi kişisel düşüncelerinden de oluşmuyor, sadece tanıkların anlatımlarına yer veriyor.
Aslında Halit Refiğ'in ünlü 'Eşkıya' filmi için, "Bu bir ajan filmidir" diye demeç verdiği bu ülkede bütün bunları doğal karşılamam lazım. Tıpkı, Halit Ağabey'in, bir süre önce Fethullah Gülen'in sermayesi ile 'Köpekler Adası' filmini çekmesini doğal karşıladığım gibi.
Gazeteyi fırlattım attım elimden. Yorganı başıma çektim.
Ama uykum iyice kaçmıştı.
Bundan böyle hep uyanık kalmaya karar verdim. Keşke verdiğimiz kararların gerçekleşmesi sadece bize bağlı olsa. Bir 'Sanço'muz olsaydı... Tıpkı Don Kişot'un değirmenlere saldırması gibi. Bizde de, Türk'ün gücünü dünyaya kanıtlamak için buna benzer yöntemler gelişmeye başladı. Önce Abdullah Öcalan'ın İtalya günlerinde tanıştık bu yöntemle. İtalya'yı boykot ettik. İtalyan mallarını almadık. İtalyan restoranlarına gitmedik. Televizyon ekranlarındaki o utanç verici görüntüler hâlâ silinmedi hafızalardan. İtalyan malı lastikleri yakanlar, içi boş televizyon kutularını ateşe verenler. İtalyan konsolosluğu önünde salçalı makarnaları duvara fırlatan eski muharipler. Komik bir toplum isterisi. O sıralarda Galataraylı Hakan'ın bir İtalyan kulübüne transferi gelmişti gündeme. Kamuoyu hemen işin 'gerçeğinin' farkına vardı. İtalyanlar, Hakan'ı alıp Türkiye ile aralarını düzeltmek istiyorlar. Güler misin, ağlar mısın (Bana sorarsanız, ağlarım).
Bir başka boykot isterisi de hafta içinde başladı. Bu seferki hedefimiz Japonya. Japonların ünlü Sony firması, Sony DVD Player alan herkese beş film bedava veriyor. Bir tür promosyon yani. Bu filmlerden biri de yıllardır başımıza bela olan ve senaryo dalında 1977 yılında Oscar kazanan Geceyarısı Ekspresi. Japonlar oldu mu bir anda ırkımızın düşmanı? Önce Meral Tamer Milliyet'te başlattı kampanyayı. "Sony'yi boykot edelim arkadaşlar". Sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi. Sonny'nin ürettiği malları artık kullanmayacakmışız. Evimde, televizyondan müzik setime kadar hep Sony kullanırım. Hayatta da vazgeçmem. Çünkü rahmetli Barış Manço'nun bir araba reklamında söylediği gibi "Adamlar yapmış yahu."
Geceyarısı Ekspresi'ne gelince. Yıllardır yasaklı kaldı film Türkiye'de. Sanki 'bizde gösterilmezse dünyada da gösterilmez' gibi harika bir mantık sonucunda. Video furyasının yaşandığı ilk yıllarda seyretmiştim filmi. Tabii insanın sinirini bozuyor. Ama 'film gibi film' derler ya. Taş gibi film. Japonya'da da geçebilirdi konu, İtalya'da da. Hele Amerika'da geçseydi 'adamlar' çok daha ağırını yaparlardı. Hatırlasanıza Amerikan hapishanelerini yerden yere vuran Amerikan filmlerini. Hatırlasanıza Brukaber'ı. Yahu alt tarafı bir film işte. Bu kompleksi neden yaşıyoruz yıllardır?
Allahtan sonunda Sony geri adım attı da hepimiz kurtulduk. Yoksa kısa bir süre sonra ekranlarda, içi boş televizyon ve boş müzik seti kutuları yakan ateşli topluluklar arz-ı endam edecekti. Ve tabii bu görüntüler yine Avrupa televizyonlarına yansıyacaktı. Alın size, onların istediği bir haber: 'Barbar Türkler, Japon televizyonlarını yakıyor.'
Dedim ya tıpkı Don Kişot'un değirmenlere saldırması gibi. Hiç olmazsa Sanço Panzo, Don Kişot'u değirmenlere saldırırken uyarırdı. Ne yazık ki, Bir Sanço'muz bile yok.
|