|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Yarına kaç var Rıfat Hocam?Yaşamı cezaevi, Babali ve sanatoryum üçgeninde geçti. Okyanusların sonsuzluğuna açıldığında 60 kitaptan oluşan dev bir kitaplık bıraktı. Şimdi adına festivaller yapılıyor. Cide'de doğduğu ev müze olacak. Celal BAŞLANGIÇ
Kilitsiz kapın çaldı bir gece yarısı. Oysa itseler içeri girebileceklerdi.
Kalktın son sayfalarını yazdığın 'Yıldız Karayel' romanının başından, kapıyı açtın.
Karşında mavi bereleri, yeşil elbiseleriyle duruyordu postallılar.
Evinin odalarına dağıldılar ikişer üçer.
12 Eylül'ün en uğursuz günleri...
Dergiler, kitaplar toplandı raflardan birer birer. Askerlerin başındaki astsubay daktiloda yarım kalmış kâğıdı göstererek, "Bunu çıkartabilir miyim?" diye sordu. "Eyvah" dedin içinden, "sonuna geldiğim romanının tek kopyasını da alıp götürecekler."
Sonra derin bir nefes aldın astsubay, "Tutanak tutacağım da" deyince.
Sonra özenle düzeltip kitaplığın üst raflarından birine yerleştirdi son romanının tek kopyasını.
Roman kurtulmuştu ama, seni götüreceklerdi.
Jandarma karakolunda dik bir ses tanıtmıştı seni komutana:
"Baş papazları da yakalandı gençlerin! Dışarıda bekliyor!"
Sonra itile kakıla bir asker koğuşuna götürüldün. Öğretmen Ramazan'la emekli başöğretmen Muammer de buradaydı. Gözlerini siyah bir bantla bağlamışlar, ayakta bekletiliyorlardı.
"Ayaklarını aç! Kollarını kaldır!" komutları arasında senin de gözlerini bağladılar.
O yıl tam 70 yaşına basmıştın. Ama bir gece yarısı alınıp götürülmeye engel değildi bu yaşta olman. Belki de sanatına katkıda bulunuyorlardı, tam 70 yıldır yaptıkları gibi:
"Yaşadıkça azıyor romatizmalarımız,
Bir günümüz bir günümüze uymuyor,
Artıyor ağrılarımız, sızılarımız,
Kapıyı kim vuracak belli olmaz,
Kulağımız kirişte olmalı!"
1974'te emekli olunca gelip yerleşmiştin 'doğduğun, çocukluğunun geçtiği' bu düşsel kente. Yemyeşil, masmavi bir masal ülkesiydi senin için Cide. Ama orada da peşini bırakmamışlardı:
"Bir yakınma değil bu. Kırk yıldır durum böyle. Sigorta emeklisiyiz diye gelip yerleşmek istiyoruz doğduğumuz memlekette. Yirmi beş polisin yirmi beşi de peşimizde... Sabahleyin nereye gittim, öğle yemeğini nerede yedim? Yanımda kimler vardı? Ne konuştuk? Lise müdürünün bu Rıfat Ilgaz'la ne işi olur? Edebiyat öğretmeni Zekeriya Bey onu nereden tanıyor? Resim hocası Mustafa neden gelip gidiyor onun yanına? Mal müdürü neden onun masasında akşamları?"
Bir sabah uyandığında komşularında bir tedirginlik sezmiştin. Biraz çekinerek açıklamışlardı sana, oturduğun apartmanın karşısına 'Rıfat Ilgaz bu apartmandan çıkarılmazsa otuz bir ağustos gecesi
taranacak' diye bir pankart asıldığını.
Tam da o gün oğlun Aydın gelmişti İstanbul'dan. Ona tedirgin olmaması için hiçbir şey söylemedin. Evin bütün ışıklarını yakıp gece yarısına dek bekledin sırf ölümden korkmadığını, tehditlere pabuç bırakmayacağını göstermek için.
"Genciz genç kalabiriz de
Kırılacak dal değiliz karayellerde
Savrulacak yaprak değil.
Köküz, gövdeyiz ölümsüz
İzimizden gelenlerle
Yeter ki genç kalmasını bilelim
Öleceksek dostluk için
Barış için ölelim."
Hani o 12 Eylül operasyonunda
gözaltına alındığında Cide'den
Kastamonu'ya götürmüşlerdi seni gözlerin bağlı ve yaşın 70 iken. Her yer dolu olduğu için Kastamonu Mezbahası'na atmışlardı, et çengellerinin arasına.
Kaydını yapan görevli sormuştu:
"Ne iş yaparsın?"
Soranı da ürküten bir yanıt vermiştin:
"Yaz! Sosyalist!"
Bir keresinde, hem de yaşın 75'e gelmişken oğlun Aydın'ın evinin kapısı çalmıştı. Rıfat Ilgaz'ı arıyordu gelen genç. Cebinden önce kimliğini çıkarıp gösterdi. Polismiş. Sonra da 15 sayfalık dosyayı açtı. "Fiş" dedi kısaca, "İkametgâhınızı arıyordum da..."
Sen de şaşırmıştın bu işe:
"1944'ten beri bu böyle... Ne yapmıştım da fişlenmiştim. Yasal ya da gizli bir partiye mi girmiştim? Elimden bir kaza mı çıkmıştı? Kaza, kader kurbanlarından biri miydim? Yoksa düpedüz bir kaçak ya da kaçakçı mı?"
Sahiden de ne yapmıştım Rıfat Hocam?
Kastamonu Muallim Mektebi'ni, Gazi Terbiye Enstitüsü'nü bitirmiş, yaşamın boyunca peşini bırakmayacak ağır bir tüberküloza yakalanmış, şiirleri edebiyat dergilerinde yayınlanan, daha hiç kitabı çıkmamış genç bir öğretmendin.
Ne olduysa işte o 1944 yılında
'Yarenlik'ten sonra yayımlanan 'Sınıf' adlı şiir kitabının piyasaya çıkmasından sonra oldu. Sıkıyönetim kararıyla toplatıldı kitabın, sen 'komünizm' suçundan aranıyordun. Ciğerlerin su toplamıştı, hiç de Tophane'deki tabutlukta yatacak durumda değildin. Saklandın aylarca. Okula gidemediğin için devamsızlıktan son
verilmişti o çok sevdiğin öğretmenliğine de.
Kendini iyi hissettiğin bir gün 'Bugün 24 Mayıs 1944... Evden, müdüriyete teslim olmak için çıktım. Yolda yakalayanlar bilsinler ki sırf bu iş için çıktım yola!' yazılı bir kağıt koyup işkencesiyle ünlü Sansaryan Han'a gittin.
Tophane Cezaevi'nde, içlerinde Alpaslan Türkeş'in de olduğu 'Turancı subaylar'la aynı koğuşta yatıyordun. İkinci Dünya Savaşı yılları, zincire vurup sığınağa götürüyorlardı ite kaka. Ama uygulama eşit değildi herkese:
"Aynı kurallara bağlı bir cezaevindeydik ama aynı davranışları görmüyorduk. Benim çeşitli kelepçelerim vardı. Zincirli, yerli kelepçelerim; sustalı Alman kelepçelerim; yolculuklarda iki baş parmağıma iki
yüzük gibi geçirilen kelepçelerim vardı. Onların hiçbir şeyi yoktu. Manevra kayışları bile. Yalnız aylıklarını alıp, 30 Ağustos'larda terfi ediyorlardı."
Kitapta 'komünizm propagandası'na rastlamamıştı bilirkişi, ama İstanbul 1 No'lu Örfi İdare Mahkemesi 'her ihtimale karşı' altı ay hapse mahkum etmişti:
"Fakat daha evvel hükümet tarafından bu kitabın muhteviyatı muzır görülüp heyeti vekile kararıyla toplattırılmış olduğuna göre hükümetçe bu kitabın başka ve mütehassıs heyetlerde tetkik ettirilmiş olduğuna ve propaganda mahiyetinde görülmüş olduğuna şüphe yoktur. (...) Yukarıda izah edildiği veçhile memleketimizdeki zenginler aleyhinde ve bu zümreyi ortadan kaldırmaya matuf bir propaganda gayesi ile yazıldığı kanaatine ekseriyetle varıldığından..."
Bu o yıllarda ünlü 142. maddenin en ağır cezasıydı.
Mahkumiyetinin gerisini Sultanahmet Cezaevi'nde tamamladın.
Zaten yıllar sonra sorulduğunda bile oğlun Aydın, seni cezaevleriyle de anımsayacaktı:
"Babam denilince aklıma Tophane,
Toptaşı, Paşakapısı, Kuleli Askeri Lisesi'nin reviri, Sultanahmet cezaevleri geliyor. Daha dört yaşında Tophane'de öğrendim
cezaevinin kapısını. Kadınlar gününde annemle gidiyordum, erkekler gününde de
tek başıma gidip babama temiz çamaşır götürür, kirlileri alıp gelirdim."
Cezaevi, sanatoryumlar ve Babali arasında bir üçgen kurmuştun yaşamına artık.
İşsiz bir kişi olarak çıktığın cezaevinden sonra seni 1946'da kurulan Türkiye Sosyalist Partisi'nin 'Gerçek' gazetesi, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'le birlikte çıkardığın 'Marko Paşa' gazetesi, açıp kapatmalar, toplatmalar bekliyordu. Öylesine tahammülsüz bir ortam vardı ki, sonunda logonun altına "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar" diye yazmıştınız hep birlikte.
1948'de 'Yaşadıkça' adlı şiir kitabın toplatılınca ne güzel yanıtlamıştın Aziz Nesin'in "Kitapların niçin toplatılıyor?" sorusunu:
"Bir şairin kendisinden bahsetmesi kadar tabii ne olabilir. Veremim, hastaneden bahsediyorum suç oluyor. Öğretmenim, çocuklardan bahsediyorum suç oluyor, tutuyorlar cezaevine atıyorlar. Mapushaneden bahsediyorum, suç!.. Rahatça yaşatın bizi de rahatlığımızdan bahsedelim!"
Hatta bir gün Cerrahpaşa Hastanesi'nin verem pavyonundaki odanı basmıştı polisler. Bir yazının müsvettesini arıyorlardı:
"Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler etajerimi aradılar ilkin. (...) Dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu: Nerede yazdığın yazılar?"
Polis, 'Marko Paşa'da çıkan 'Krallar' yazısının müsvettesini arıyordu. İngiliz Kraliçesi'ne, İran Şahı'na ve Cumhurbaşkanı'na hakaretten dava açılmıştı. Bu arama yüzünden Cerrahpaşa Hastanesi'nden de atıldın. Ama Rıfat Ilgaz için mizah, acının içersinde bile gizli kalmıyordu. Arama haberi 'Marko Paşa'da işte o acıdan damıtılan mizah anlayışıyla yer aldı:
"Cerrahpaşa hastanesinde yatmakta olan Rıfat Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetlerimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmiştir. Bilhassa aşk mektupları genç memurlar tarafından büyük bir heyacanla okunmuştur."
Bu kez seni yazdığın bu yazı nedeniyle Sultanahmet Cezaevi bekliyordu.
Üç ay sonra tahliye olurken yatağını mahkum Sabri'ye bıraktı:
"Babamın hayrına bırakmıyorum bu yatağı sana! Bir iki ay sonra gene kürkçü dükkanına yolumuz düşecek! Sırtımız demire gelmesin!"
Dediğin de oldu. Cağaloğlu yokuşunda karşılaştığın avukat arkadaşının bir dosyası için uğradıkları İkinci Ağır Ceza Mahkemesi'nin kaleminde seni gören mübaşir "Vakit var sana daha!" deyince şaşırdın. Celp gelmemişti ama, o gün yargılaman vardı. Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verilen beraat kararını bozmuştu Yargıtay.
Bir arkadaşının işi için uğradığın mahkemeden beş yıl beş ay hapis cezası alarak gitmiştin yine Sultanahmet Cezaevi'ne.
1950 affı, 'Adembaba' dergisi, açılan davalar 'Beraber' dergisi, 'Devam' adlı şiir kitabının toplatılması, açılan davada beraat... Biraz geç katıldığın için 'Stepne' adıyla yazılar yazıyordun İlhan Selçuk'un çıkardığı 'Dolmuş' dergisine. İşte burada doğdu o ölümsüz yapıtın 'Hababam Sınıfı'.
20 Mayıs'ta Birinci Şube'ye çağrıldın bir gün. Başka bir kente sürgüne
gönderileceğini öğrendin. Adapazarı'nı seçmiştin. İşte tam seni götürecekleri sabah 1960 ihtilali oldu. Sürgünden kurtulmuştun. Demek ki seni alıp götürmeleri daha sonraki ihtilale nasip olacakmış.
Artık İzmir'deki 'Demokrat İzmir' gazetesine yazıyordun. Ancak gazetenin sahibi yazdıklarını beğenmiyordu:
"Çok işlek bir kalemin var... Ama hep sola yatıyor... Biraz da sağ tarafa yatır kalemini."
Ayağa fırlayıp yüzüne fırlatmıştın elindeki kurşunkalemi:
"Bende satılık kalem yok! Sen kendine satılık bir başka yazar ara!"
Fırlayıp terk etmiştin gazeteyi de, İzmir'i de.
12 Eylül'de ve 70 yaşında iki ay tutuklu kalmıştın Kastamonu'da. Tutukluluğun nedeniyle verilmemişti çıkınca emeklilik aylığın. Oğlun Aydın'la birlikte evine gidip 'Yıldız Karayel'in müsvettelerini, televizyonu, radyoyu ve teybi alıp kaçarcasına uzaklaşmıştınız Cide'den. Çünkü, görevli albay gözaltında işkence görmediğine dair bir belge imzalatmak istiyordu. Ancak beş kuruş para, arabada da benzin yoktu. Bir an önce Bartın'a ulaşmak için yokuş aşağı vitesi boşa ata ata gitmiştiniz de, orada bir dosttan borç bulup İstanbul'a dönmüştünüz.
1993'ün temmuzunda bizi bırakıp okyanusların sonsuzluğuna doğru giderken ardında şiirlerden, romanlardan, anılardan, güncel yazılardan, mizah yapıtlarından, çocuk edebiyatının seçkin örneklerinden oluşan 60 kitaplık koskocaman bir kütüphane bıraktın bize.
Şimdi dostların her yıl Cide'de toplanıyor. Geçtiğimiz hafta sonu da oradaydı dostların. Atatürkçü Düşünce Derneği öncülüğünde ve 'T.C. Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla' adını taşıyan bir festival yapılıyor. Doğduğun ev müzeye dönüştürülecek. İlk mapusluğuna yol açan 'Sınıf' kitabından şiirlerin çocuk antolojilerine alınıyor.
Cide Rıfat Ilgaz Edebiyat Ödülü'nü alan genç şair Seval Esaslı ile birlikte 'Cide'nin en yaşlı şairi' olarak sormuştun 'Yarına kaç var?' diye. Ardından da eklemiştin:
"Aman geç kalmış olmayalım da!"
Acaba geç kalanlar yok mu Rıfat Hocam?
Belki de sen biraz erken geldin bu hoyrat ülkede dünyaya.
Biz yine de, başkalarının utancını da taşıyarak o güzelim 'Hababam Sınıfı'ndaki bir cümleyle selamlayalım 82 yıllık onurlu ve inançlı yaşamını:
"Affet bizi hocam!"
|
|
|
|