Yeni yaşamlar kuruyorŞengül Akçar, çalışan annelerin, atölyelerde uyuttuğu bebeklere kreş açan, ev kadınlarını iş sahibi yapan bir vakfın kurucusu olmaktan gurur duyuyor Şengül Akçar, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı'nın kurucularından. Gecekondu semtlerinde yaşayan kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarına ve yaşam kalitelerini iyileştirmelerine destek olmayı hedefliyor. Kadınların kendi işlerini kurmaları için kredi, eğitim ve danışmanlık hizmeti veriyor. Bir öğretmen gibi kadınlara neyi nasıl yapmaları gerektiğini anlatmak yerine, onlar için doğru olanı onlarla beraber bulabilmeyi kendine ilke edinmiş. Bugüne kadar yaklaşık 4 bin kadına destek veren Kadın Emeğini Destekleme Vakfı'nda anahtar kelime 'işbirliği'.
Kadın Emeğini Destekleme Vakfı neden doğdu?
Belediyelerde çok deneyimim oldu. Ben mühendislik eğitimi gördüm ama belediyelerde yaptığım iş teknik
içerikten çok halkın katılım süreçleriyle ilgiliydi. Sonra Boğaziçi Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde master yaptım. Okul bitince ne yapacağımı düşündüm. Kendi kendime "Türkiye'de çok dezavantajlı gruplar var, bunlardan en önemlisi kadınlar ve çocuklar.
Onlarla ilgili çalışabilirim" dedim. Ama onlarla ilgili çalışacak kurum yoktu o sıralarda Türkiye'de. Birkaç arkadaşla "Vakıf kuralım, kurumu da kendimiz üretelim" dedik. Böyle doğdu.
'Öğretmen rolüne soyunmadık'
Tabii o yıllarda dünyada esen feminist akımlardan çok etkilendik. Ancak sonra düşündük, "İyi güzel de bu feministim diyen kadınlar iyi eğitimli kadınlar. Halbuki bu ülkede kadınların çok büyük bir çoğunluğu bizim annelerimiz gibi. Biz onlarla çalışalım" dedik. Bu noktadan sonra bizi yönlendiren, feminist ilkelerden çok, kadınların hayat içindeki rolleri oldu. Kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarında onlara destek olmak için çalışırken, asla 'Biz doğruları biliriz, doğruları onlara
götürür öğretiriz' gibi bir tavrımız olmadı. Tam tersine 'Onlar kendileri hakkında ne düşünüyorlar?' diye anlamaya çalıştık. O yıllarda bizim için çok önemli bir başka nokta, sıfır-altı yaş çocuk eğitimi ve bakım hizmetleri oldu. Çocuk yuvaları fikri öyle doğdu. Yuva, kadınlar için çok yerel bir ihtiyaç. Çünkü çocuk çoğu zaman onların çalışmasını engelliyor. Bizde temel ilke, yerel yönetimlerle çalışmak ve ikinci olarak da katılım. İnsanların bu iş içinde varolması lazım. Biz, dışardan misyoner gibi hizmet götüren ve gören olmak istemedik. Katılım olsun istedik. Bu yüzden ilk önce gittik mahalleleri dolaştık. Gördük ki civardaki atölyelerde kadınlar çocuklarının kulaklarına pamuk tıkayıp işyerlerine götürüyorlar. Çocuklar atölyelerde, makinelerin arasında kulaklarında pamuk uyumaya çalışırken, anneleri de para kazanmaya uğraşıyor. Böylece ilk yuvamızı 1987 yılında Güngören'de açtık. Binayı belediye verdi. Kısa bir süre sonra kulaklarında pamukla atölyelerde uyuyan çocuklar yuvaya gelmeye başladı. Sonra başka yerlerden de talep gelmeye başladı. Kocasinan, Pendik, Esenyurt'la birlikte dört yuva oldu. Böylece bir model oluşturduk. Bir kere bina bulunduktan sonra aileler kendi gelir düzeylerine göre ücret ödüyorlar, yönetime katılıyorlar. Yuva çalışanlarının hepsi bölgeden. Yuva sadece çocukları değil, aileyi de eğitmeye başladı. Bu yuvalar aynı zamanda kadınlarla çalışmak için bir giriş noktası da oluyor. Yuvalarda kadınlar da bir araya geliyor. Kurslar düzenleniyor. Eğitim programları var. Kadınları birey olarak geliştiren bu programlarda ailedeki rolleri, hayattaki rolleri ele alınıyor. Çalışmaların başından beri onlarla işbirliği içinde olmamız onların eğitim sürecini çabuklaştırdı. Artık öyle bir noktaya geldiler ki bu çalışmaların tamamını kendileri organize ediyorlar.90 kadın iş kurdu Kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarını nasıl desteklediniz?
Kadınlar zamanla "Biraz paramız olsa iş kurardık" demeye başladılar. Biz kredi verdik. Oradan çok parlak iş fikirleri ortaya çıktı. İş kurdular. Verdiğimiz para öyle çok değildi; 50 milyon lira. Ancak bu parayla bugüne kadar 90 kadın iş kurdu ve başarılı oldu.
Eğitimli kadınlar olarak biz onlara gidip "Şu doğrudur, şunu yapın" deseydik bu kadar başarılı olamazdık. Biz söyleseydik bu, kadınların yaratıcılık kapasitelerini sınırlardı. Hem kadınlar yaşadıkları bölgelerin ihtiyaçlarını çok iyi biliyorlar. Küçük köfteci dükkânı açıyor, sabah çorba veriyor, işçilere öğlen köfte, kuru fasulye, pilav veriyor. Ya da deterjan veriyor. Biz akıl verseydik bu tip iyi fikirleri düşünemezdik. Böyle böyle çok farklı işler ortaya çıktı. Kadın işin her aşamasında var. İş alanını kendi seçiyor. Kendi üretiyor, kendi pazarlıyor. 50 milyonla oluyor bütün bunlar. Şimdi krediyi artırmaya çalışıyoruz. Bu süreç kadınları güçlendirdi. Evdeki konumu değişiyor. Kocalar da bu durumdan memnun oluyor. Mal almak için gidiyor, sosyal ilişki imkânı doğuyor. Kollektif hareket etme potansiyeli gelişiyor. Kadınlar deterjan alacaklarsa bakkaldan almıyor, gidip arkadaşlarından alıyor. Aynı işi yapıyorlarsa birlikte
mal alıp indirim yaptırıyorlar, böylece kollektif hareket ediyorlar.
Bütün bunlar olurken seni en çok ne şaşırttı?
Kadınlara fırsat verilince büyük bir potansiyel ortaya çıkıyor. Onlar önemli olmak istiyorlar, ön plana çıkartılmak istiyorlar. Biz hep olumsuza odaklanıyoruz. Kadınlarda da öyle 'Neyi bilmiyorlar?' diye düşünülüyor. Oysa 'Neyi biliyorlar?' diye düşünülse çok daha sağlıklı ve hızlı yol alınır. Biz iş projemizde bunu yaptık.
Bir de onlarla eşit ilişki kurduğumuzda ne denli büyük bir kapasitenin oluştuğunu gördüm. Fikirlerin, projelerin hepsi kadınlarla birlikte olunca çıkıyor. Geçen hafta bir toplantı oldu. Bütün programların değerlendirmesini yapalım dedik. Kadınlar arasında müthiş bir sinerji oluştu. Diyorlar ki, "Tamam kredi yoksa, biz paralarımızı birleştirelim kendimiz üretelim, eğitim için yer yoksa kendimiz evlerimizde yapalım." Artık bir noktaya gelindi. Şimdi düşündükleri şey, başkalarına nasıl faydalı olabilirim. Bu kadınlara özgü bir bakış açısı aslında. Kendileriyle beraber etraflarını da iyileştirmek istiyorlar. Çünkü bunun bir şekilde kendilerine döneceğini biliyorlar. Nerelerde tıkanılıyor? Kadına ve çocuğa yatırım yapılmıyor. Bu ihtiyacı kimseye aktaramıyorsunuz. Belediyeler için de böyle. Bir sürü şaşaalı binalar yapılıyor. Onlara yatırım yapılacağına insana yatırım yapılmalı.
Önemli olan o çünkü. Önemli olan o binaların içindeki insanların yaşam kalitesi. Koskoca İstanbul'da dört yuvayla kaldık. Belediyelerin gücü yok mu, bize bir bina verecek kadar. Var,
ama üzerinde durulmuyor. Bazı projelerimizi yurtdışındaki sivil toplum kuruluşları finansal olarak destekledi, ama bu hep böyle olamaz. Artık Türkiye'den de, hem özel sektörden hem de yerel yönetimden destek gelmeli. Başka türlü varolmamıza imkân yok. 40 yıllık 'gönüllü' Yücel Çağlar'ın 1960 yılında Üsküdar Halkevi'nde başlayan 'gönüllü' çalışmaları, günümüzde ormanları korumak için kurdukları dernek çatısı altında devam ediyor
Yücel Çağlar, Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği'nin kurucularından. Derneğin temel çalışma alanları, araştırma ve eğitim. Doğal varlıklarımızın, özellikle de ormanlarımızın yok olmaması için çalışan Çağlar, sahip olduğumuz zenginlikleri insanlarla paylaşarak sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Çağlar'ın gönüllü kuruluşlarda 40 yıllık deneyimi var.
Gönüllü kuruluşlarda çalışmaya ne zaman başladınız?
İlk çalışmalar benim açımdan 1960'lı yıllarda Üsküdar Halkevi'nde başladı. Daha sonra öğrencilik döneminde dernek çalışmaları oldu. Ardından Orman Mühendisleri Odası'nda ve Türkiye ormancılar derneklerinde görev aldım.
Amacınız ne?
Toplumun ve onu oluşturan bireyin kendisinin yapabilir olduğuna inanmasına katkıda bulunmak. Ne yapabilirse yapsın. Yapabildiğinin de mutlaka iyi bir örgütlenme içinde işlevsel olabileceğini ona göstermek, anlatmak.
Ana çalışma alanlarınızdan biri orman ve ormancılık. Bu konuda Türkiye'de neler yaşanıyor?
150 yıllık olan Orman Teşkilatı beni şaşırtıyor. Kendi içindeki dinamikleri ve olanakları doğru yerde kullanamamasıyla şaşırtıyor. Orman, hiçbir kesimin gündemine gelmemiş bir sektör.
200 trilyon liralık bir maddi kaynağın yönetiminden sorumlu olan bir alanı hiç kimse, hiçbir şekilde sorgulama alanı haline getirmiyor.
Bu sorunlar karşısında hiç paniğe düştüğünüz oluyor mu?
53 yaşındayım. 60'lı yaşlara geldiğimde bu düşündüklerimi yapamayacak noktaya gelebileceğim. Paniklemem ondan. Bir de işin teknik boyutu var. Bu alana yeni girecek olanları benim yetiştirilme koşullarımla karşılaştırdığınız zaman,
hiç ilgisi olmayan gerilikte insanlar devreye girecek. Ne yapılanları sorguluyorlar, ne de aksaklıklara çözüm düşünüyorlar. Bunu görünce kendime kesinlikle şu benzetmeyi yapıyorum:
Don Kişot. Ben artık yel değirmenleriyle mi savaşıyorum, canavarlarla mı savaşıyorum. Benim paniklemem ondan.
Niçin bu denli uğraşıyorsunuz?
Benim üç hayatım var. İş, ev, dernek çatısı altında götürmeye çalıştığım mesleki çalışmalar. Dernek için çalışıyorum çünkü kesinlikle umut görüyorum. Tünelin ucunu aydınlık görüyorum. Yaptığımız şeylerin yararlı olduğuna inanıyorum. Şu an derneğimizin açtığı altı davaya müdahil olarak giriyorum. Bu arada derneğin camları kirlendiği zaman cam siliyorum. Ne yüksünüyorum ne de erteliyorum. Bu çalışmaların karşılığını görüyorum. Önemli orman alanlarının bazılarına koruma statüsü kazandırdık.
Avrupa'nın 200, dünyanın 100 önemli orman alanı içinde sayılan Borçka Camili'nin koruma altına alınmasını sağladık. İnsanlarımıza ormanı sevdirebilmek için ağaçbilim ve orman ekolojisi kursları düzenliyoruz. Katılım her geçen yıl artıyor. Uğraştığımıza değiyor. Bir sabır çiçeği Gülbaz Ebe, Toroslar'daki köyünü bırakıp göç etmek yerine, örgütlediği köylülerle birlikte kardelen yetiştirip ihraç ediyor
Torosların tepesinde bir köy. Adı Dumlugöze. Anadolu'daki suyu, yolu olmayan binlerce köyden biri. Dumlugöze'ye uçurumların kenarından geçerek giden zorlu yolun sonunda herkes aynı soruyu soruyor: 'Buradaki insanlar kuş uçmaz kervan geçmez bu diyarda nasıl yaşıyor?' Dumlugöze'nin yolu zorlu, ama doğası ve insanı sevecen. Gülbaz Ebe işte bu köyde yaşıyor. Karaman'a bağlı 2 bin nüfuslu köydeki herkesi tanıyor. Bu köydeki bütün bebekler onun eline doğuyor. Gülbaz Palaz, köyündeki yaşam koşullarının düzelmesi için çalışırken, yedi yıl önce ilginç bir gelişme yaşandı. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nde çalışan Sema
Atay, türü tükenme tehlikesi içinde olan kardelen çiçeğini yetiştirebilecekleri bir yer arıyordu. Bu amaçla Dumlugöze'ye gelen Sema, karşısında Gülbaz Ebe'yi buldu.
"Düşündüm taşındım, söylediklerinden ikna oldum. Kardelen yetiştirmeye karar verdim. Ama koskoca köyde bir tek benim yetiştirmemle olmazdı. Bütün köyü ikna etme işi de yine bana düştü. Bu kardelen zor bir çiçek, öyle her yerde yetişmez. Birkaç aileyle beraber yedi yıl önce kardelen yetiştirmeye başladık. Yıllar geçtikçe elde ettiğimiz ürün artmaya başladı. Az da olsa para kazanmaya başlayınca daha çok köylü kardelen yetiştirmek istedi."
Gülbaz Ebe, kardelene sahip çıktı. Sabır isteyen yılların ardından kardelenin Dumlugöze'ye faydası olduğu ortaya çıktı. Hasat törenlerine katılmak isteyen yetkililer köye gidecek yolun olmadığını görünce yol çalışmalarını başlattı, böylece Dumlugöze'nin yıllardır süren çilesi biraz olsun azaldı. Köy, bir zaman sonra yabancı bilim adamlarının da ilgisini çekti. Profesörler örnek Gülbaz Palaz köydeki değişiklikleri şöyle anlatıyor: "Hasat törenlerinde çocuklar usulca sokulup gelen yabancıları soruyorlar. O kim, ne iş yapıyor diye. Böyle böyle köylülerin okumaya ilgisi de arttı. Köye gelen profesörler örnek oldu bizim çocuklara."
Ama daha Dumlugöze için yapılacak çok şey var. Gülbaz Ebe de bunun farkında. Kendine hedefler koymuş, çocuklarının geleceği için. Ve bu hedeflere ulaşmakta da kararlı. Ne demişler, 'Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur...'
- BİTTİ -
|