|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Dinde yenileşme ve devlet 200 yıllık çağdaşlaşma reformlarından sonra dinin geriye gelmesi olgusuyla karşılaşıyoruz. Bugünkü İslami kesimler Batılılaşma çabalarına direnen geleneksel gericilikten büyük ölçüde kopmuş olmalarına rağmen, eski sembollerle temsil ediliyorlar. Kentlerin çevresinde sürekli büyüyen toplum kesimini içine alarak siyaset yoluyla topluma egemen olmaya ve değerlerini kabul ettirmeye çalışıyor izlenimi veriyorlar. Bu, ülke içinde bir uygarlık çatışmasına gidilebileceği kaygılarına yol açıyor.
Sorun, sanılandan büyük. Tarihte dine ilişkin sorunlar hep büyük olmuş ve bazen şiddetli çatışmaların da yer aldığı uzun tarih süreçlerinde, o da kısmen, çözümlenebilmiş.
Türkiye çözmediği sorunlarıyla birlikte yaşayan bir ülke. Sorun çözmeyi sistem değişikliklerinin otomatik sonuçlarına bırakıyor. Demokrasi tüm şartlarıyla gelirse, insan haklarına saygı gösterilirse ve 'çağdaş' çokkültürlülük benimsenirse, sorunların kendiliğinden çözümleneceği sanılıyor. Bu yaklaşım bir tür sorumluluktan kaçmak demek. Tersine, din sorununun halli, demokrasi ve insan haklarının yerleşmesi açısından çok daha etkili olabilir.
Dev bir göçmen ülkesi olan Amerika bir yana bırakılırsa, derin toplumsal bölünme yaratan bir farklılaşmayı, çokkültürlülük çerçevesine sığdırabilen herhangi bir Batı ülkesi yok. Batı Avrupa tehlikeli bir ırkçılığa yol açmadan sayıca küçük yabancı grupları dahi bünyesinde barındırmaktan aciz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi, din ve inanç özgürlüğünün 'ortaya konması' (manifest) ile ilgili. Bir ülkede iki farklı toplum kesimi oluşturacak şekilde din ve inançların 'yaşanması'na imkân vermiyor. Kaldı ki din ve inanç özgürlüğü adına, örneğin, kadın haklarının daraltılmasını demokrasi gereği olarak sunmak mümkün değil.
Abant toplantısında, İslami kesim, çözüm için devletin Batı'daki gibi dine karşı nötr davranmasının yeteceğini savunmuştu. Rönesans'ın başlangıcı sayılan 1250'den 30 yıl din savaşlarının sonunda (1648) imzalanan Vestfalya Antlaşması'na kadar süren uzun mücadele sonunda, hangi ülkede hangi dinin hâkim olduğu belirginlik kazandığından, devletin bu dini diğer rakip dinlere karşı desteklemek gereği kalmamış ve tarafsız davranması imkânı doğmuştu. Bizdeki sorun bununla bir benzerlik taşımıyor.
Anglo-Sakson'lardaki liberal uygulamadan yararlanarak bizdeki laikliği yumuşatmak seçeneği de pek gerçekçi değil. Zira laiklik çok uzun ve ıstıraplı tarihi süreçler sonunda her ülkenin kendine özgü şartlarında oluşmuş. Bu nedenle bir başka ülkenin tarihi sürecinin ithali imkânsız denecek kadar zor. Türk tecrübesi, devlete çağdaşlaşma projesini gerçekleştirme görevi veren, sosyolojik anlamda din karşıtı Fransız devriminin radikal laiklik modelinden esinlenmiş. Bu modeli kendi şartlarında yumuşatmaya çalışmaktan başka çare yok.
İslami kesimin politika yoluyla değerlerini topluma yerleştirmeye çalışması, yaratacağı hassasiyet ve tepki dolayısıyla, Türkiye'de laikliğin yumuşamasını sadece geciktirir. Fazladan iman ve ahlakın bütünlüğüne dayalı dini, bir çıkar mücadelesi olan politikanın göreceliğine indirgeyerek tahrip eder ve dinin toplum için sağlıklı işlevlerini yerine getirmesine de imkân bırakmaz.
Buna karşılık İslami kesimin dinin özüne indikçe kimlik amacıyla sembolik unsurlara duyduğu ihtiyacın azalması, sorunu çok hafifletecektir.
Laik kesimin ise dış görüntü itibariyle İslam'ın Hıristiyanlık'tan geri olduğu ve esasen çağdaş dünyada dinin geçersizliği yolundaki kanaatinden vazgeçip vazgeçemeyeceği de eşit derecede önemli. Kuran'ı değil uhrevi, sadece entelektüel açıdan okuyan biri dahi, bazı laiklerin sandığından çok derin olduğunu hemen görür. Bugün bile düşün düzeyine yaklaşamadığımız Abbasi uygarlığının ortaya çıkış nedenini de anlar. Belki bir adım daha ileri gidip, 'İyi ki Müslüman'mışız' diyebilir.
Böyle bir temel anlayış ortamı, karşılıklı güvensizliği zamanla ortadan kaldırıp, toplumsal farklılaşmanın giderek yumuşamasını sağlayabilir.
|
|
|
|