|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Orta-vade: Misyon şaşması Bütün dünyada popüler milliyetçilik ya da şovenizmin beşiği işlevi gören stadyumların tezahürat biçimleri, kitlesel ruh halini de oldukça iyi yansıtır. 'Avrupa, Avrupa duy sesimizi!' tezahüratı bu bakımdan çok şey açıklıyor: kendini Avrupa'ya kanıtlama ihtiyacı ve kabul görmemenin getirdiği öfke, her şey iç
içe. Toplumsal gelişme ile Batılılaşma'nın aynı anlama gelmesi ve sonunda Avrupa'nın, "Hayır, siz Avrupalı değilsiniz" demesinin yarattığı gurur kırıklığı.
Bunun yanında bir de 'orta-vadeli' süreç olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin uzun-vadeli Batılılaşma çabası cumhuriyet tarihi boyunca Kemalizm ideolojisi çerçevesinde yeniden biçimlendi. Başlangıçta bu ideoloji toplumdaki Batılılaşma'ya engel yapılara karşı eskisinden çok daha radikal bir tavır alışı içeriyordu. 'Tanzimat' gibi bir dönemde olanları fazla ılımlı ve dolayısıyla yetersiz bularak eleştiriyordu. Tanzimat'ın en ileri siyasi talebi yarım ağız bir meşruti monarşinin ötesine geçmezken, cumhuriyet rejimini kurmuş ve hilafeti de lağvetmiştik.
Bizim erişmeye çalıştığımız Batı'nın kendisi Birinci Dünya Savaşı'nda net bir biçimde bölünmüş, Osmanlı da yeterince denetleyemediği koşullarda bu kamplardan birini -yanlış olanını- seçmek zorunda kalmıştı. Savaşa, sonuçlarından baktığımızda, kazançlı çıkanın yalnız falanca ülkeler değil, aynı zamanda liberal-demokratik ilkeler olduğunu söyleyebiliriz. Bu ilke ve kurumlar, birçok Avrupa ülkesinde savaştan sonra geri dönülmez biçimde yerleşti.
Osmanlı kabuğundan sıyrılan Türkiye bu hamlesini yaparken Batı ile de çatışmak zorunda kalmıştı. Ama cumhuriyetin kurucusu, bunları fazla büyütmekten yana değildi. Bugünlerde saat başı 'bizi boğmak isteyen Batı', 'memleketi parçalayan Sevres' vb. üstüne dinlediğimiz retorik, Atatürk'ün sağlığında fazla işitilen bir edebiyat değildi. Atatürk zamanında atılan temellerle daha sonraki CHP ve DP iktidarları boyunca Türkiye her bakımdan Batı dünyasına entegre oldu. Sosyalist bloka cephe aldığı gibi Bandung sonrası üçüncü dünya hareketine de yüz vermedi.
Ciddi dövüş seksenlerde, 12 Eylül darbesi ertesindedir. 'Artan anarşi' karşısında Kemalist düzeni takviye etmek üzere yapılan bu darbenin baş çelişkisi, Kemalizm'in en önemli hedefi olan Batılılaşma ile açmaza düşmesidir. Bu hedef, doğal olarak, demokratikleşmeyi içerir. Oysa 12 Eylül'ün mimarlarının gözünde demokrasi zararlı bir şeydi. Dolayısıyla, icraatlarının büyük kısmı Batı'nın tepkisini ve eleştirisini çekti. Onlar da buna karşı, ellerinin altındaki en etkili ideolojik silah olarak, 'Türk'ün Türk'ten başka dostu yok' teranesiyle cevap verdiler.
O zamandan bu zamana, Kemalizm radikal bir biçimde toplumsal misyonunu değiştirdi. Kendi başlangıç noktalarından ötürü, bu yön değiştirme birçok çelişki ve bulanıklık içeriyor ve üretiyor, ama yeni Kemalizm'in belirleyici özelliği Batı'ya karşı olmak. Batı'ya karşı kendini oluşturmuş İslamcı ve Türkçü akımlarla arasındaki fark gittikçe silikleşiyor.
Kemalizm Türkiye'de en etkili ideolojidir. Ama yaygın değildir. Son dönemde Kemalizm'in Batı'ya, Batı'dan türeyen globalleşme gibi süreçlere karşı takındığı tavır, Kürt ve İslamcılık sorunları karşısında alınan tavırlarla birleşerek, yeni bir ideolojik atmosfer yarattı: entegrasyondan yana değil, izolasyonist bir siyasi söylem. Böylece, bu söylemin arkasında rahatça durabilecek partilerin havuzuna, genç seçmenlerin oylarını akıttı.
|
|
|
|