Yaşamak hatırlamaktır Yatağan'da bir çay molası Yine 1970'lerin başları. Marmaris'ten Bodrum'a dönüyorum minibüsle.
Sakal bırakmışım. Saçlarım
uzun. Bacaklarımda eski püskü
bir kot pantolon.
Şoför Yatağan yakınlarında bir kır kahvesinde çay molası verdi. İndik. Kahvede dört adam var sadece. Dördü
de yaşlıca. Bir ağacın gölgesindeki masada çay içiyorlar.
Adamlardan biri beni görünce ayağa fırladı, yanıma koştu. Kollarını sallayarak bağırmaya başladı:
"Seeen... Neredeeen... Nereyeee?"
Belli ki, yabancı sanmış beni.
Gülümsedim.
"Marmaris'ten geliyorum, Bodrum'a gidiyorum," dedim.
Adam şaşırdı.
"Allah Allah?" diye bağırdı. Arkadaşlarına döndü: "Bizim gibi konuşuyor yahu!"
"Tabii," dedim.
"Ben Türk'üm."
"Seeen.... Çok var mı Türkiyeee?"
"Ben zaten Türk'üm," dedim yine. "Türkiye'de yaşıyorum."
Adam yabancı olduğuma inanmış bir kere. Ne desem boşuna!
"Allah Allah? Ne desem anlıyor. Bizim gibi de konuşuyor."
Arkadaşları gülerek gelip koluna girdiler adamın.
"Gel, Osman Dayı," dediler.
"Gel, otur."
"Ne desem anlıyor."
"Anlarım elbet. Ben Türk'üm,
Osman Dayı" dedim.
Osman Dayı çığlığı bastı:
"Allaaaah!"
Gözlerini kısarak bana baktı.
"Sen kimsin?" dedi. "Ne desem anlıyorsun. Bizim gibi konuşuyorsun. Adımı da biliyorsun. Cebimde yüz lira var. O yüz lirayı sana vereceğim!"
Cebine davrandı. Arkadaşları masaya sürüklemeye çalışıyorlar onu; Osman Dayı'ya Zaloğlu Rüstem gücü gelmiş, direniyor.
Bir yandan da, "Adımı bile biliyor. Kim bu herif be?" diye bağırıyor.
Minibüstekiler çayı filan unuttular. Çevremizde çember olup bizi seyretmeye koyuldular. Sanki Kavuklu'yla Pişekâr'ız.
On dakika boyunca, "Ne desem anlıyor!" diye bağırdı Osman Dayı.
"Anlarım elbet, ben Türk'üm" dedim.
"Kim bu herif be? Cebimde yüz lira var, ona vereceğim!"
Minibüse bindik. Biz uzaklaşırken Osman Dayı arkamızdan hâlâ, 'Allah Allah' çekiyordu.
* * *
Bir de aynı yıllarda bir otobüs şoförüyle kapışmam var.
Sabahleyin erkenden Bodrum'dan İzmir'e gidiyoruz. Yolcular hazır.
Şoför bekleniyor.
Derken geldi. Geldi ama nasıl geldi! Direksiyon başına öyle bir hışımla çöktü, kapıyı çarparak öyle bir kapadı ki, yaşlı yolcular hemen dua etmeye başladılar.
Fırladık. Gerçekten fırladık. Yokuşbaşı'nı saatte kimbilir kaç kilometre hızla geçip dönemeçlere daldık. Raflardaki paketler kafamıza iniyor. Koltuk aralarında testiler devriliyor. Dualar yerini çığlıklara bıraktı.
"Biraz yavaş olsana," diye seslendim şoföre.
Aldırdığı yok. Baktım, tam önümdeki koltukta otobüsün sahibi oturuyor. Bodrum'dan tanıdığım bir manifaturacı. "Bir şey söylesene şuna," dedim.
"Aman!" dedi otobüsün sahibi. "Ona bir şey söylenmez
şimdi. Akşam karısıyla kavga
etti. Sabaha kadar kafayı çekti!"
Yandık! Adam bir de zilzurna sarhoş!
O arada birkaç kadın kusmaya başladı.
"Yavaş ol!" diye bağırdım yine.
Ben bağırdıkça inadına gaza basıyor. Altımız uçurum. Yirmi metrede bir dönemeçler! Kesin uçacağız.
Antepli damarım kabardı. "Öyle de öleceğiz, böyle de... Bari şerefimizle ölelim," dedim, yerimden fırlayıp Şehit Şahin Bey'in torunlarına yakışır biçimde şoförün üstüne hamle ettim. Tam gırtlağına yapışırken ön koltuktaki yolcular beni tuttular.
O anda kuzuya döndü şoför. Ayağını gazdan çekti. Hızı saatte yirmi kilometreye düşürdü. Sağ salim Milas'ı geçtik. Selimiye'de mola verdik.
Çaylarımızı içerken şoförle dost olduk. Daha sonra da Bodrum'da sık sık karşılaştık. Ne zaman beni görse, koşarak yanıma geliyor, gülerek,
"Abem be!" diyordu. "O gün kadınları nasıl ağlatmıştım haa!"Kare As/Sinema Attila'yla 1950'lerin sonunda tanıştım. 'Sisler Bulvarı'yla 'Yağmur Kaçağı'ndaki şiirleri zaten dilimden düşmüyordu. Yazmaya başladığımda beni en çok etkileyen şairlerden biriydi. Attila'nın kendisini de, şiirlerini de hep sevdim. Şiir bir yerde fiyakadır. Onun gibi fiyakalı, keyifli şiir yazan kaç sanatçı var? 'Kare As'ı şöyle:
Woody Allen'ın ilk filmlerinden birinde, 'Bananas'da (yanılmıyorsam, ülkemizde 'Zoraki Kahraman' adıyla gösterilmişti) bir sahne vardı. Film o sahneyle başlıyordu zaten. Bir Latin Amerika ülkesinin başkenti. Devlet Başkanı'nın sarayının önü. ABD'li bir televizyoncu, elinde mikrofon, kameraya bakarak, "Şu anda canlı yayındayız" diyordu. "Biraz sonra Başkan saraydan çıkacak, bir suikasta kurban gidecek. Bunu sizlere canlı olarak sunuyoruz."
Gerçekten de 'Sayın Başkan' biraz sonra sarayından çıkıyor, bir suikasta kurban gidiyordu.
* * *
Geçtiğimiz pazar günü büyük gazetelerimizden birinin ikinci sayfasında, eski deyimle 'sekiz sütuna manşet': "İbrahim'i ekranda terk etti."
Başlık, daha küçük puntolarla sürüyor: "Mine Baysan'ın sunduğu 'Renkli Hayatlar'ın çekimi sırasında basketbolcu İbrahim Kutlay ile sevgilisi Demet Akalın arasında ayrılık rüzgârı esti. Akalın, Kutluay'ın ailesinin kendisiyle ilgili düşüncelerini öğrenince çileden çıkıp yayını terk etti. Program bugün yayımlanacak."
Buraya kadar sorun yok. Her şey açık. Ama yazıyı okuyunca kafanız biraz karışıyor: "... Demet Akalın, programın ilerleyen bölümlerinde, uzun süredir birlikte yaşadığı sevgilisi İbrahim Kutluay'ın ailesinin kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelerini öğrenince çileden çıkacak ve canlı yayını hıçkıra hıçkıra ağlayarak terk edecek."
Yakında futbol ligi başlıyor. Maçlar canlı yayımlanacak. Bu işin sırrını bilenler, bariz bize eziyet çektirmeseler de, sonuçları önceden söyleseler. Neden Ciguli'leri suçluyoruz ki?Bir gün ben tiyatrodayken... 'Bana bir şey kalmadı!' 'Zilli Zarife'yi oynuyoruz. Zarife'nin evinde kızlarla odalara kapanan müşterilerden biriyim. Ege Ernart da sivil polis. Oyunun sonunda evi basıyor, odalara doğru, "Çıkın dışarı!" diye bağırıyor. Kızlar çıkıyor. "Siz de çıkın!" diyor Ege. Biz dört erkek müşteri de çıkıyoruz. Ege, "Seni ona, seni ona, seni ona, seni de ona verdim!" diyor. Dört çifti oracıkta evlendiriyor.
O sıralarda Şehir Tiyatrosu'nda 'Scapin'in Dolapları' oynuyordu. Kuliste Feridun Karakaya'nın taklidini yapıyordum. "Bana bir şey kalmadı!" diye bağırıyordum. Ege sinirleniyordu. "Allahaşkına, söyleme bunu," diyordu. O sinirlendikçe ben tekrarlıyorum: "Bana bir şey kalmadı!"
Bir gün matinede, oyunun sonunda, "Çıkın dışarı!" diye seslendi Ege. Kızlar çıktı. Biz erkekler kapıların arkasında sıramızı bekliyoruz.
"Siz de çıkın!"
Biz de çıktık. Ege, "Seni ona, seni ona, seni ona verdim,"
dedi. Yanımdaki kıza baktı. "Gel, kızım, seni de ben aldım." Bana döndü sonra: "Sana bir şey kalmadı!"
Oyundan sonra, "Nasıl," dedi, "damarıma basar mısın! Böyle olursun işte!"
Bir şey demedim. Suareyi bekledim.
Oyunun sonunda yine kızları çağırdı Ege. Kızlar çıktılar. Sonra bize seslendi. Üç müşteri çıktı. Ben çıkmadım. Kapının arkasında
beklemeye koyuldum.
Ege'nin sesini duydum: "Seni ona, seni ona, seni ona verdim." Kısa, çaresiz bir sessizlik. "Gel, kızım, seni de ben aldım."
Hızla kapıyı açıp sahneye fırladım, çığlığı bastım:
"Bana bir şey kalmadı!"
|