|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Bizim Kayserilimiz onların Ohiolusunu döver Can BARSLAN
Yanılmıyorsam Steve Martin'le ilk tanışmam 'Yalnız Adam' adlı filmle olmuştu. Hem Steve Martin'i hem de filmi çok beğenmiş ve o zamanların yükselen değerleri olan bir video kulübünden yalvar yakar satın almıştım kasedi. Daha sonra, sadece beyinden oluşmuş bir kadına âşık olan bir cerrahı canlandırdığı 'İki Beyinli Adam' filminde de çok gülmüştüm Steve Martin'e. Ancak 'Üç Amigolar'dan başlayarak çok beğendiğim bir filmi olmadı Martin'in.
Şu sıralarda gösterilen 'Taşralılar', zaman zaman eğlenceli, sıkılmadan izlenebilen fars formatında orta karar bir film. Hayatları boyunca, Amerika'nın taşrası olduğunu anladığımız Ohio'da yaşayan 27 yıllık evli bir çifttir Steve Martin ile Goldie Hawn. Beklentileri küçük, ilişkileri son derece monotondur. Ve bir gün yaşamlarında çok önemli bir gelişme olur. Steve Martin işten atılmıştır ve yeni bir iş görüşmesi yapmak üzere New York'a gidecektir. Aslında son derece sevimli ve eğlenceli olan bu çift, vahşi New York metropolünde bir taraftan onlarca mezalim yaşarken bir taraftan da birbirlerini ve ilişkilerini yeniden tanıyıp tekrar âşık olurlar.
Eğer böyle bir film bizde yapılsaydı, diye başlayan bir cümle gayet gereksiz olurdu, çünkü zaten yapıldı.
Zeki-Metin'li, Kemal Sunal'lı ve Halit Akçatepe'li bir Ertem Eğilmez filmi olan 'Köyden İndim Şehire', bence çok daha eğlenceli ve başarılı bir filmdi. Onlar Ohio'dan New York'a geliyor, bizimkilerse Kayseri'den İstanbul'a... 'Taşralılar' filmiyle nerdeyse aynı şemaya oturmuş olan 'Köyden İndim Şehire'yi daha çok sevmemin nedeni sadece bizden esintiler taşıması ve çok daha tanıdık olması değil. Daha içten, daha serbest, daha komik ve daha naif olduğu için. Örneğin 'Taşralılar'ın neden yazıldığı ve neden çekildiği ikide bir izleyiciye anımsatılıyor. İşte New York böyle bir yerdir. Alışık olmayanların başına her türlü musibet gelir. Konumuz budur... Oysa Ertem Eğilmez'in filmi bu tür saptamalara soyunmadan da pekâlâ aynı mesajı veriyordu.
Ancak mekân New York değil de İstanbul olunca orada durmak gerekiyor artık. Ertem Eğilmez sağ olup da aynı filmi tekrar çekmek isteseydi sanırım çok daha farklı bir senaryo gerekecekti. Kentin ve kent insanının duygusuzluğu, hoşgörü eksikliği, ilgisizliği ve duyarsızlığı ile kent karmaşası yerine, İstanbul'un kent olmaktan gitgide uzaklaşmasının karelerini çekecekti. Örneğin nedir, otobanlarda fütursuzca dolaşan inekler, on dakikalık bir yağmurdan sonra Titanic gibi batan mahalleler, ağızları açık her an sizi yutmaya hazır
bekleyen belediye çukurları, arabanız olmadığı için bile otopark mafyası tarafından dövülme ihtimaliniz olması ve kendisi çeyrek yolcu bile alamayacak kadar dolu bir minibüsün, sırf arkadaki araba almasın
diye yol kenarında bekleyen yayaları ezmesi bu sahnelerden sadece birkaçı olurdu...
İstanbul'da ve hadi daha genel düşünelim, ülkemizde her şeyin ne zaman yerli yerine oturacağını ve yoluna gireceğini ben biliyorum aslında.
İki şey olduğu zaman... Bir, ambulanslar olay yerine vaktinde geldiği zaman. İki, Fenerbahçe yıllardır aradığı yırtıcı santrforu bulduğu zaman.
barslan@ibm.net
|
|
|
|