|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Sokakta ölüm kokusuTüm Yalova'da ağır bir koku var. Enkaz altındaki cesetlerden yükselen koku, kendilerini sokağa atmış insanların can korkusuna karışıp gidiyor. Bir dalga sesi bile insanları ürpertmeye yetiyor Celal BAŞLANGIÇ
YALOVA - Zifiri karanlık. Tek bir evde, caddede, sokakta ışık yok. Koca kent, felaket filimlerindeki 'hayalet şehir'in aynısı.
Tüm Yalova'da ağır bir koku var. Enkaz altındaki cesetlerden geliyor. Bu yüzden olsa gerek, geceyi sokakta geçirenlerin çoğu sahile yerleştirmiş, çadırlarını, battaniyelerini, derme çatma ağaçlara tutturdukları örtülerini.
Arkalarında yakınlarının, dostlarının, komşularının cesetlerinden gelen koku ve yeni bir deprem dalgasını beklemenin korkusuyla ediyorlar sabahı.
Önceki gece Yalova'ya girdiğimizde depremin üzerinden 70 saate yakın bir süre geçmişti ve enkazların büyük bölümü yıkıldıkları andaki gibi duruyordu. Bazı caddelere bir süreliğine elektrik geliyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu her yer. Bu bile yeni bir depremin habercisi olarak algılanıyordu endişeyle.
Ölüm kokusuna, can korkusu karışmıştı.
Öyle ki, gece yarısı bir ara dalgalar kıyıya büyük bir gürültüyle vurmaya başladı. Bir gemi ya da İstanbul'dan kesintisiz sefer yapan feribotlardan birinin dalgasıydı herhalde. Ama bu ses bile yeni bir depremin işareti sayıldı. Kıyıdaki, televizyonu açık tek çay bahçesinde oturanlardan biri sert bir sesle uyardı çevresindekileri: "Herkes dikkatli olsun! Kimse uyumasın! Tedbirinizi alın, bu kez denizden geliyor olabilir!"
Bölgede ulaşmadığı çok yer vardı ama Yalova'nın küçük bir bölümüne de olsa Kızılay'ın yardım çadırları ulaşmıştı. En bol şey, yiyecek ve içme suyuydu. Ama bu merkezi ve düzenli bir organizasyondan çok; yurttaşların, gönüllü kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin, bazı şirketlerin çabalarıyla gerçekleşmişti.
Tıbbi malzeme ve çadır sıkıntısı vardı. Tuvaletler girilmeyecek durumdaydı. Zaten hiçbirinin suları akmıyordu. Doktor sıkıntısı, ağır iş makinelerini kullanacak teknik eleman sıkıntısı doruktaydı.
Özellikle yakınlarını yitirenler, 'devlet'e çok tepkiliydi. Ortak görüş, "Yardım çok geç kaldı. Devlet yok" yolundaydı. Büyük bir hayak kırıklığı yaşıyorlardı. Artık enkaz altında kalanların yaşamlarından vazgeçmişler, "Bari ölülerimizi çıkarsınlar" çaresizliğini yaşıyorlardı.
"Son bir umut" diye çırpınanlar da vardı.
Bizi Yalova'ya getiren 'gece yarısı feribotu' yerli ve yabancı gönüllülerle doluydu. İki Alman, bir Fransız ekibi vardı feribotta; özel giysileri ve kurt köpekleriyle.
Üniformaları ve köpekleri olmayan ama kazmasını, küreğini, tel makasını, bulabildiği jeneratörü, el fenerini sırtlamış, başlarında baretleriyle çok sayıda gönüllü genç de binmişti feribota. Beşerli yedişerli gruplar halindeydiler. Birbirlerini tanımadıkları halde, ortak bir felaketin gönüllüleri olarak, hemen kaynaştılar. Birbirilerine aynı soruyu yöneltiyorlardı:
"Nereye gideceğiz? Ne yapacağız?"
Aralarında ortak bir liste ve işbölümü yaptılar. Konvoy sırası oluşturdular. İş başa düşmüştü. Biliyorlardı ki, yukarıdaki sorularına yanıt alabilecekleri bir resmi görevli bulamayacaklardı.
Feribottaki Alman ekipten biri, iki gün Avcılar'da çalışmış. Neredeyse 48 saattir uyumuyorlar. Ama amaçları Yalova'ya varır varmaz kurtarma çalışması yapacakları bölgeye ulaşmak. Biri ayağının dibinde oturan köpeği gösterip, "Çünkü" diyor, "Bizim de, bunun da işi insan kurtarmak."
Gönüllülerin bu işi hiçbir eğitim almadan yaptıklarını öğrenince şaşırıyorlar. İçlerinde öğretmen, postacı, polis ve işçiler var. Biri Almanya'daki koşulları anlatıyor: "Bizde isteyene üç ay teorik, üç ay da pratik sivil savunma kursu verilir. Altı ayda iyi bir sivil savunmacı yetişir."
Sonra cebinden bir çağrı cihazı çıkartıp "Örneğin" diyor, "Ben 50 bin nüfuslu bir kasabada yaşıyorum. Bizim kasabada bu işin eğitimini alan 11 bin kişi var. Bir sorun oldu mu çağrılarımıza not gelir, hemen problem merkezine ulaşırız."
Gençlerden biri, kurtarma çalışmalarına katılmak için işyerinden güçlükle izin aldığını söyleyince yine şaşırıyorlar: "Bu süre içinde gündeliklerimizi devlet öder. Özel şirkette çalışanlara da kurtarmaya katıldığı gün kadar ödeme yapar."
Bu deprem Türkiye'ye çok ağır gelmişti. Ancak deprem öncesi yapılan konutların denetimsizliği, deprem sonrası da kurtarma çalışmalarının sefilliği, Türkiye'deki sistemin ne kadar 'teneke' olduğunu gösterdi. Bunun için de 45 saniyelik bir sarsıntı yetti, hatta arttı bile. Çağdaş bir ülke olmak için, işini daha az Allah'a bırakmak gerektiği bir kez daha, ama binlerce can pahasına çıktı ortaya.
|
|
|
|