|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Cesaret kol gezmiyor (5) Genç bir adam: "Konuşmak istiyorum! Beni rahat bırakın, onlarla tanışmak, konuşmak istiyorum," diye bağırıyordu.
İki-üç kişi fısıldayarak onu teskin etmeye çalışıyor, kompartımanına girmesini rica ediyorlardı. Seslerden birini tanıdım. Az önce incirleri getiren can sıkıcı İngiliz'in Oxbridge sesiydi bu. Kısa zamanda konuşmalar kesildi. Yanımızdaki kompartımanın kapısı şiddetle çarpılıp kapatıldı.
Gözleriyle yan kompartımanı işaret ederek: "Mançurya Prensi," dedi beyfendi cüce. "Bizimle konuşup tanışmaya çalıştı." Derin derin içini çekti. "Ah! Zavallı genç! Soluk almasına bile izin vermiyorlar, sonra da dünyayı kurtaracak felsefeler üretmesi bekleniyor... Steril ortamlardan, rahattan, huzurdan, tecritten hiçbir şey çıkmaz inanın. Çıkacak olsaydı yüzyılımızın en büyük düşünürü Rudolf Hess olurdu herhalde."
"Ne demezsiniz!" diye bağırdım. "O ya da Howard Hughes olurdu."
"On iki yaşında harikulade güzel bir kitap yazmıştı Yeni Mesih. Oysa yedi yıl geçti, bir satır kaleme alamadı. Bu cenaze teşrifatçısı gibi adamların yanında ne duyabilir ki insan? Ne düşünür ne yazabilir ki? Ben, hayat hakkında ne öğrendiysem doğduğum sirkte öğrendim. Bir de, İsabelle'in sevgisiyle öğrendim tüm bildiklerimi."
Dönüp sevgiyle baktı İsabelle'e. İsabelle mahçup mahçup başını salladı.
"Sirkte mi doğdunuz yani?" dedim.
"Evet," dedi. "Cüce bir palyaçonun dünyanın en güzel kadın akrobatından olan oğluyum. Mançurya Prensi'yle ortak bir yanımız var: Benim de annem beni doğururken ölmüş. Öylesine güzel bir kadının benim gibi bir cücenin annesi olması ne acı verirdi kimbilir. Bunu düşünüp annemin ölümüne sevinmeye çalışırdım çocukken. Babam anneme öylesine âşıkmış ki, yüzümü görmeye bile tahammül edememiş. Beni doğrudan sirkte bırakıp başka bir sirke katılmış.
Üç-dört yıl sonra da bir trapezden düşüp ölmüş: Kazayla intihar karışımı ölümlerden. Beni sirkin ahçısı büyüttü denilebilir. Çok şişman ve yalnız bir kadındı, delice severdi beni. İsabelle bu sirkte çalışan maymunların en meşhurundan dünyaya geldi. Çelimsiz bir bebekti ve bilin bakalım ne oldu?"
"Annesi onu dünyaya getirirken öldü," dedim muzip muzip.
"Evet, aynen öyle oldu," dedi beyefendi cüce. "Maymunlar insanlar gibidir: Anne bakımına muhtaçtırlar. Diğer maymunlar İsabelle'e bakmadılar. Çelimsiz, küçücük bir şeydi. Öyle tatlı, öyle güzeldi ki... Onu ben büyüttüm, adını ben koydum, bildiği her şeyi ben öğrettim; İsabelle de beni mutlu etti."
Dönüp İsabelle'e baktı uzun uzun. İsabelle yine vizon örtüsünün altına girmiş, içini çeke çeke uyuyordu.
"Sizi de yordum," dedi gönül alıcı bir kibarlıkla, "bakın uykunuz geldi."
"Yooo, hayır," dedim. "Hayır, asla! Sizi dinlemek öylesine büyük bir zevk ki."
Kompartımanımız sıcacıktı. Camdan dışarda gece ve ağaçlar vardı. Uyuyakalmışım.
Uyandığımda tren anaşehrimin istasyonuna girmek üzereydi. Beyefendi cüce ve İsabelle yoklardı. İçim nerdeyse burkularak, bir veda bile etmeden diye düşünüyordum ki, incir sepetinin üstünde duran zarf dikkatimi çekti. Zarfın üstünde güzel bir el yazısıyla ismim yazıyordu.
Açtım, incecik krem rengi bir parşömen kâğıdına yazılı mektubu okumaya başladım.
"Sevgili, Sevgili Yol Arkadaşımız,
Beni ve İsabelle'i öylesine mutlu ettiniz ki... İsabelle uyandığında farklıydı: canlılığınız, gençliğiniz, hayata karşı casaretiniz onu bambaşka yapmıştı. Anaşehrinizdeki doktoru görmek istemiyor artık, başka doktorları da. Son günlerini huzur ve mutluluk içinde evimizde geçirmek arzusunda. Sizin gibi biriyle tanıştığımız için bahtiyarız.
Ufak bir hatırayı, dilerim kabul edersiniz. Belki onu satıp yolculuklara çıkmanıza sebep oluruz, ne dersiniz?"
İmzası göz alıcıydı, kişilikliydi, özeldi ve kati surette okunmuyordu. Zarfın içinde, baş tırnağım büyüklüğündeki elmas kravat iğnesi duruyordu. Elime alıp baktım. Üstünde Hindistan'ı, Nepal'i, Sri Lanka'yı ve Burma'yı gördüm. O yolculukta başka bir şey olmadı.
|
|
|
|