|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
En kötü film...Şimdi bu ilk yazacağım şey belki saçma gibi gelecek. Hatta saçma gibi gelmesinin ötesinde belki gerçekten saçma olacak ama gene de yazacağım... Bir film eleştirisi yapabilmek için gittiğim sinema salonu üzerime yıkılır ve ölürsem acaba görev şehidi sayılabilir
miyim?.. Ve bu, Diyanet İşleri Başkanı'na akıl danışmak için sorulabilecek bir soru mudur?
Yaşadığımız felaketin şaşkınlığı hâlâ gözlerimizde ve deprem bölgesindeki insanlarımızın acısı hâlâ artarak yüreklerimizdeyken, biz, evleri henüz sağlam olanlar da her türlü kapalı mekândan
uzak kalmaya gayret ederek sokaklarda sabahlamayı sürdürüyoruz...
Bir kahraman olmadığıma iki gün önce karar verdim. O güne kadar, 'belki kahramanımdır' diyerek bıraktığım açık kapılar da suratıma kapandı böylece... Çünkü film
izlemek için, müteahhidinden ve betonarme hesaplarından emin olmadığım bir sinema salonunda iki saat geçirmeyi göze alamadım. Bu paranoya ne kadar sürer ve benim yazı hayatımı ne kadar derinden etkiler bilemiyorum ama vizyondaki herhangi bir filmi izlemek istemeyişimin bir başka nedeni de, zaten bir felaket filminin gerçeğe dönüşmüş canlı kareleri içinde bulunuyor olmamızdı...
Özellikle Hollywood kökenli yüzlerce felaket filmi çekildi şimdiye kadar. Ve inanıyorum ki senaryo yazarları yaratıcılıklarını ne kadar zorlasalar ve bir felaket öyküsünü ne kadar ilerletseler de başımıza gelen Marmara depreminden daha etkili ve acıklısını yazamazlardı. İnsanların tamamen, dört duvar arasında olduğu saatlerde, karanlığın ve uykunun tam ortasına çöken müthiş bir sarsıntı... Demirin betonu gevşekçe sardığı, sinsi birer düşmana dönüşmüş duvarların altına yuvarlanan binlerce insan... Bulabildiği küçücük aralıklardan soluk almayı başararak kurtarılmayı bekleyen binlerce çaresiz beden... Koskocaman bir petrol tesisinin cehennemle aramıza bir yol kurarcasına yanmaya başlaması... Ardı arkasına devam eden fütursuz ve tehditkâr sarsıntılar... Çöken, kırılan, yarılan otobanlar... Üzerine köprü düşen otobüsler... Her şey, ama herşey ancak
hayal güçlerinde kurgulanabilecek bir
felaket filminin sahneleri kadar korkunç...
Ve bir filmin olmazsa olmaz karakterleri; iyiler ve kötüler, yaşanan gerçekliklerde de aynen varlar. 'Hayatımız Roman' ya da 'Hayatımız Film' laflarını gerçeğe oturtan da sinema ve gerçek hayat arasındaki o iç içe geçmişlik değil mi zaten. Aklımıza geldiğince ve yettiğimizce bir trajik gerçekliğin de en kötüleri ve en iyilerini düşünmeye çalıştık. Bir sinema söylemiyle...
En Kötü Yapımcı: Marmara'yı enkaza dönüştüren müteahhit, belediye ve devlet ortaklığı...
En Kötü Oyuncu: Deprem yüzünden sokakta sabahlamayı fırsat bilip 'Binnaz' eşliğinde mangal yaparak rakı ve şalgam sularını yudumlayan kimi duyarlı vatandaşlar. (İstanbul'da tanık olduğum görüntülerden.)
En İyi Yönetmen: Kandilli Rasathane Müdürü Ahmet Mete Işıkara. Gerçekleri sürekli saklama ya da hafifletme taktikleri arasında, devletten alışık olmadığımız içten bir ses. Her şeyi açıklıkla ve duyarlılıkla bizimle paylaştığı için.
En İyi Yardımcı Oyuncular: AKUT derneği, diğerleri ve depremzedeler. Devletimiz
azametli koltuğundan ayrılana değin
olaya hızla gittikleri ve kendi çabalarıyla yüzlerce hayat kurtardıkları için.
En Kötü Senaryo: Gazeteci Tayfun Talipoğlu. Yarı beline kadar bir göçüğe girerek içerde sıkışmış bir gençle yaptığı diyalog nedeniyle.
(T. Talipoğlu) - Nasılsın?
(Genç) - Abi be. Şu demiri kessene...
Ayağım sıkıştı.
(T. Talipoğlu) - Sen beni tanıdın mı? Ben Tayfun Talipoğlu'yum.
(Genç) - Öyle mi? Keşke demir kesme makası olsaydın be abi.
Depremzede genç her şeye rağmen
kibarlığını koruduğu için son cümleyi
söylemedi. Onun yerine biz söyledik...
En İyi Seyirciler: Demirel ve Ecevit...
barslan@ibm.net
|
|
|
|