|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Sivil toplum kuruluşlarına... Türkiye insanın içinin ezildiği günler yaşıyor. Televizyonlar sanki bir tür ayna olup, bireysel zayıflığımızı ve çaresizliğimizi bitmeyecek bir ağıt gibi yüzümüze vuruyor.
Bu depresif ruh halinin altında sadece insanoğlunun doğa karşısındaki güçsüzlüğü yatmıyor. Bundan daha önemli olarak, enkaz başında çırpınan insanlarımızın nasıl yalnız bırakılmış hissettiklerini görmek, insanı taşınması zor bir utanca gömüyor. BBC muhabirinin anlattıklarına bakılırsa, halk Cumhurbaşkanı'nın kentlerine ziyaretini boş gözlerle izliyor; öfkeli grupların sokaktaki tepkisi zorlukla önleniyor; halk yorgun ve kızgın...
Öte yandan gazetelerimiz arşivlerini tarayıp, tüm bu olanların bizlere önceden söylenmiş olduğunu, depremin şaşırtıcı bir yönünün olmadığını bildiriyorlar. Meğerse Türkiye'de bu konuda bir sürü kitap ve makale yayımlanmış. Zaten bu deprem denen şey hep olurmuş ve nitekim örneğin Gölcük'te de son bir buçuk yılda 60 küsur deprem olmuş. İsteyen bu tür bilgilerle sohbet dağarcığını genişletebilir veya 'tarihin en önemli depremlerine' bakarak teselli bulabilir, ama muhtemelen bunlar olayı yaşayan insanların hiddetine çare olmuyor.
Bu arada nedense kimse bir ay öncesi için deprem tahmini yapan 'meczup' Kanadalıdan ve zelzele şenlikleri yapanlardan bahsetmiyor. O olayı halkımızın 'bilimin' yanında yer almasının göstergesi olarak sunanlar, bugün bilimi kendi yanlarına alıp halkın 'cehaletini' vurguluyorlar. Devlet adamlarımız ise en ciddi suratlarıyla etrafta görünüp 'gerekenlerin yapıldığını' bildirmekle meşguller. Her tarafı duygu sömürüsünün ince kokusu sarmış durumda.
Belki de tüm bunlardan dolayı insanların öfkesi esas şimdi ortaya çıkıyor ve en doğrudan muhatabına yöneliyor. Halk 'Yalova'yı parsel parsel satan adamı', yani bir müteahhidi linç etmek istiyor. Doğrusu bu yönlenme birçoğumuzun da işine geliyor, çünkü 'ahlaksız müteahhit' imajı esas suçluların gizlenmesine hizmet ediyor. Hepimiz malzemeden çalan müteahhitlerin varlığından haberdarız, ama hangi toplum kendi hayatını müteahhitlerin namusuna teslim edecek kadar basiretsiz olabilir? Bir toplumun devlet denen organizasyonu kurması, zaten bu basiretin hayata geçmesi için değil midir?
Türkiye müteahhitlerin bilinçli olarak, yani çıkar karşılığı denetlenmediği bir ülkedir. Türkiye'de 'kaçak' yapılaşma olduğu da palavradır. Çünkü bu yapılar sadece hukuken, kâğıt üzerinde kaçaktır; devletin memurları her birinin varlığını çok iyi bilmekte ve haracını yemektedirler. Diğer bir deyişle devlet, Türkiye'nin esas müteahhididir ve bu sistemi değiştirme niyetine hiçbir zaman sahip olmamıştır.
Dolayısıyla iş sivil toplum kurumlarına düşmektedir. Yıkılan binaların müteahhitlerini tespit etmek, bina planlarını inceletmek, sakıncalı olanlara ruhsat veren kamu hizmetkârlarının kurum içi rant zincirlerini açığa çıkarmak, ruhsatsız binalara göz yuman mercilerin haraç mekanizmalarını afişe etmek, bu topluma cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış en önemli hizmet olacaktır. Eğer medyada namus kaygusu varsa, o da böyle bir kampanyaya verilecek destekle ortaya çıkacaktır. Aksi halde bugün müteahhidi linç etmek isteyen halkın, yarın da medyayı ve devleti gönlünde linç etmesi mukadderdir.
|
|
|
|