|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket
|
|
Ekrandan deprem izlenimleri... Salı sabahı elektrik faturalarını ödemek üzre Bodrum'a indim. İşlem yapamıyorlardı: Elektrikler kesikmiş! Sersem sepelek yürüyorum Bodrum sokaklarında. Çay içip kendime geleyim, diyorum. uzaklardan DEPREM sözcüğü geliyor kulaklarıma. Ali Güven'i görüyorum; ünlü sandaletçi. Birinin kapısı açık arabasının radyosundan haberleri dinliyor. Ben de dikiliyorum: Adapazarı, İzmit, İstanbul; bin ölü.. Deprem olmuş!
Ama durumun vahametine çay içip, elektrikleri gelen TEK'e borçlarımızı ödeyip, eve dönüp televizyonu açınca uyanacağım. Televizyonun karşısına mıhlanacağım. Günler geçecek: Salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi... Depremin öldürmediği on binlerce insanımızı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir türlü uzanıp da onları enkazların altından çekemeyen, inme inmiş elleri öldürecek. Ceberrut devletimiz ona nasıl da muhtaç olduğumuz bu zamanlarda, tüm örgütlenmesini bizleri sindirip muhtelif deliklere tıkmak üzerine yaptığını, doğa üstümüze felaketlerini salarsa bizi korumak üzre, sağaltmak üzre hiçbir şey yapmayacağını, yapamayacağını gözlerimizin içine baka baka gösterecek. Bize ispatlayacak ki, tüm örgütlenmesi bizleri potansiyel tehlike olarak gördüğü anlara dairdir. Feryat figan yardımını istediğimizde donup kalacaktır. Hayır, o hiçbir zaman babamız olmadı. Şimdi de gelip canımızı kurtarmayacak. Bu şer günlerinden çıkarabileceğimiz en hayırlı ders bu...
'Hayırlı' ve 'hakiki' evlatlarıyla çektirdiği 'Büyükada'da Büyük Saadet' fotoğrafı hafızalarımızda bunca tazeyken, 40 yıllık üvey babamız ortaya çıkıp yaralarımızı saracağından
söz edecek. Birinci günde yapacak bunu.
Sahnelerde bunca yılını tüketmiş her başrol
oyuncusu gibi zamanlaması mükemmel olduğundan; sonra hemen ortalıkta falan dolanmamasının, herkesin yıllardır bellediği retoriğinden sıtkının ziyadesiyle sıyrıldığının, farkına varacak.
Kanatlara kaçacak. Evet, görmek istemiyoruz onu. Bu üvey baba bizi fazlasıyla sıktı. Evet, duymak istemiyoruz onu. Hangi koşullarda hangi laf topaçlarını çevireceğini sular seller gibi
biliyoruz ve istemiyoruz, böyle tahammülümüzün bittiği anlarda. Hayır, kesinkes, istemiyoruz!
Derken bir deri, bir kemik kalmış ikizler Rahşan ve Bülent Ecevit çiftini göreceğiz. Büyük Türk misyonerleri! Bir örnek giyinmişler, iki su damlası gibi birbirlerine benziyorlar, o denli yan yana duruyorlar ki, omuzları birbirlerine değiyor habire. Hep o Amerikalı misyonerlerin ipincecik, bu dünyadan geçmiş estetiği üzerlerinde. Uçaklarına bir yaralıyı alacaklar. Yol kenarındaki köylülerden soğan ve patates satın aldıkları gibi... Hep o misyoner ruhu ve 'elimden daha ne gelebilir ki' altın kalpliliğiyle... Nasıl çaresiz, nasıl verecen. Rahşan Ecevit, "Yaralı geliyor," diye çığlık atıp yana sıçrayacak. Hemen ikizi de yana sıçrayacak; omuzları yine birbirine değecek, başkalarının sıkıntılarını ta içlerinde hisseden (Ama elden ne gelir ki, ne gelir ki!) misyoner gözlerini bizlerden kaçıracaklar.
Milli Savunma Bakanı hep gülümseyerek anlatacak. Hiçbir şey yapmadıkları ikinci günde. Neden bu denli kıvançlı ve sevinçli olduğunu anlayamayacağız. Tüpraş'taki yangını ilk gün hiçbir şey yapmayarak milli bir tehlikeye dönüştürmüşler! Diyecek ki, "Bir eski uçağı söndürme uçağına dönüştürmüşlüğümüz var; paramız olsaydı 15 tanesini daha dönüştürebilirdik."
Eeee?
Ayrıca Amerikan Savunma Bakanı aramış. Yaşasın! Bizimki de demiş ki, "Irak'tan filan bu konuda tecrübeleriniz var. Bize yardımcı olsanız." Çok iyi fikir! Ne mutlu tesadüf Amerikan Savunma Bakanı'nın araması.
İyi olacak rafinerinin savunma bakanı ayağına gelirmiş.
Günlerce hop oturup hop kalkacağız. Bir yarımada havaya uçmasın, on binlerce vatandaşımız daha ölmesin ölmesin diye...
Birinci gün yangının bu denli yayılmasına neden olan Tüpraş yönetimi, üçüncü gün bir basın toplantısıyla onurlandıracak bizi. Yönetim Kurulu Başkanı, tek tek tüm yöneticilerin hangi okullarda okuduklarını sayacak. Tek tek. Yangın, içimizi yaka yaka büyütülüp bütün dünyanın seferberliğiyle en nihayet söndürülünce de, dünya literatürüne geçeceklerini iddia edecek.
Hakikaten dünya literatürüne geçmeleri lazım. Bir yangının önce o denli büyümesine basiretsizlikleriyle izin verip, sonra da bunca hasarla söndürmeye (en nihayet) muvaffak olabildikleri için.
Çok gün geçti. Çok geç kalındı. Enkazların altında aç susuz binlerce insan öldü. Hiçbir şey yapılmadığı için. Can çekişe çekişe. Türk oldukları için. Bağrımız ne kadar yansa yeridir. Dışardan yardım da gelmeyecek. Neyle söndürebileceksek, artık.
|
|
|
|