Ana Sayfa | İletişim | Genel Haber Listesi | Standart Karakterler | Eski Sayılar | Künye
25 Ağustos 1999
Radikal-online... Yazarlar Radikal Geceleri Hiç Bitmiyor! Tıklayın!
Ziyaret etmek için lütfen tıklayın
EKLERİMİZ : Sanal Alem | Radikal2 | Cumartesi

İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Anket


Deprem edebiyatı

Deprem olduğunda Bodrum'un bir köyündeydim; (halen de oradayım) deprem 'gerçeğine' ancak dokuz-on saat sonra uyanabildim. Bunları daha önce de yazdım; biliyorsunuz.
Böyle durumlarda insan televizyondan, gazetelerden çok şey bekliyor. Günde bilmemkaç saat televizyon izlemeye ve bilmemkaç saat gazete okumaya başlıyorsunuz. Dişe dokunur bilgilere, adam gibi tasvirlere alabildiğine aç, açıksınız. Böyle zamanlarda en tahammül edemediğim nane, birilerinin köşelerinde şiir 'paralaması.'
Hakikaten paralıyorlar; zira Nâzım Hikmet'in, Can Yücel'in kimi şiirlerinden kimi bölümleri alıp önümüze dayıyorlar ki, bu bir duygulanma simülasyonu mudur, ortaya bir güzellik mi yaptırmaktalar - anlamak mümkün değil.
Köşesinde ağdalı, 'dolgusal' bir dille nerdeyse hutbe indirenleri, ambulans sireni taklidine girişenleri; gözüm değer değmez, terk ediyorum.
Tahammül fersahlığın da, yeri ve zamanı olmalı.
Hiçbir maddi ve manevi fedakârlıktan kaçınmayarak muhakkak ütülü tişörtleri ve hatta komando çizgileriyle harmanladıkları ipek fularlarıyla, 'günübirlik' afet gözlemlerini bizlerden esirgemeyenleri de, anlamış değilim.
Zira hakikaten hiçbir şey anlatmamaya muvaffak oluyorlar. Gittiler de ne oldu?
Evet, fiyakalı fotoğrafları da, kokuyor. Bu kokuya, gerek var mı?
Deprem bölgelerini gidip görenler arasında, adam gibi yazılmış nadir yazılardan biri, pazartesi günkü Radikal'de çıktı: Aslı Aydıntaşbaş'ın 'Fay hattının üzerinde' yazısı. 'Kriz masalarının' nasıl kriz yarattığı çok incelikli bir tasvirle anlatılıyordu. Depreşen egoların nasıl hiçbir halta yaramadan, güç krizleri geçirdiği de.
Birtakım hayatsızlar, pek tabii ki bu bölgelere koşarak 'yaâr bana bir eğlence' misali, 'yâr bana bir hayat, bir amaç' tripleriyle muhtelif başrol oyunculuklarında kendilerini sınamaya teşebbüs edeceklerdir. Bu da, Batılı bir gelişme. Hakiki iyi ruhların yanında, böyle bir çağdaş şov fırsatını ıskalamayacak şahsiyetler de, pek tabii olacaktır. Yeter ki Keanu Reeves, Meg Ryan zannederlerken kendilerini (ve öyle 'tasarlanmış' depremzedelere yardım kostümleri içinde) işe yarasınlar. Ya da bırakın deprem onların işine yarasın. Şişik egolarının az biraz gazı alınsın, dünyanın nasıl fani olduğuna biraz uyansınlar ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en hakiki çehresine...
Evet Türkiye 'büyük' değil. 800 bin kişilik bir orduyu niye beslediğimizi sorma hakkına sahip miyiz? Ordu, ilk iki-üç gün boyunca yapmadıklarını telafi gayretine girişmiş olabilir. Ama binlerce, on binlerce can, ilk günlerde kurtarılabilirdi. O 'çok özel anlara mahsus' haberleşme ağı ve ordunun sahip olduğu insan gücü ve teçhizat sayesinde. Devreye sokulabilseydi. Oturup sıkıyönetim ilan
edelim mi, etmeyelim mi tartışmalarıyla
vakit kaybetmek yerine... Olmadı.
Sağlık Bakanı Osman Durmuş, MHP'nin
sağlık bakanı. Daha önce genetik yapımızı nasıl başka ülkelere koklatmayacağıyla ilgili de, harikulade enteresan teorilerini dinlemişliğimiz oldu. Peki ama MHP'li bir bakandan ne bekliyorduk ki? MHP seçimleri (nerdeyse) kazandığında, bazılarımızın haklı olarak
beklediği söylemler, davranışlar bunlar. MHP şanlı geçmişiyle de aldı tüm o oyları. Tutarlı buluyorum Osman Durmuş'u. MHP çizgisiyle.
Bülent Ecevit de, aynen kendisinden beklenildiği üzre, 'Learned Helplessness' (Öğrenilmiş Çaresizlik) Laboratuvarları'nda uzun yıllarını geçirip de yeni salıverilmiş bir kobayı hatırlatıyor. Maalesef. Maalesef.
Büyük Türk Müteahhitleri Partisi ANAP'ın içinde bulunduğu hükümete muhalefet rollerine soyunması, ancak ANAP'lıların altından kalkabileceği bir riyakârlık düzeyini gerektiriyor.
Binalar üstümüze yıkılırken, 'büyük' Türkiye'ye dair bütün taşlar yerlerine oturuyor. Aslında.
Hayır, tüm o hamaset ve serum fizyolojik paralamaları köşecilerin, zırnık etkilemiyor beni.
Beni Avni Özgürel'in salı günkü yazısının sonuna eklediği not mahvediyor. Arkadaşının eşinin beş yaşındaki kızını saran kollarını, kimsenin çözemediğine dair. Öyle ana kızın sarmaş dolaş gömüldüğüne dair.
Bir dolu çocuğumuzu kaybettik.
Yaşamaları gereken onca zaman vardı. Bu ülkenin çocukları oldukları için, onlara çok görülen, "Bir gün bir uğultu oldu. Sonra her yer sarsıldı. Sonra düştüm. Annem babam artık yoktu," diye hatırlayacak çocuklar kaldı. Sonsuza dek yürekleri yaralı çocuklar. Sosyal Hizmetler Müdürü'nü arayıp: "Kız olsun. Mavi gözlü olsun," diyerek evlat kapma spefikasyonlarını belirten ebediyen sınıfta kalmış ruhlar bir yana...
Yapmamız gereken çok şey var. Çok şey. Çok.
Not: Depremin hemen akabinde, tatile çıkarken bıraktığım stok (Cesaret Kol Gezmiyor) yayımlanmaya mecburen devam etti. Müthiş bir suçluluk duydum. Okurlarımdan özür dilerim.

Yukarıdaki yazı hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Doyurucu   Yeterli   Yetersiz   Taraflı   Oyumu Yolla
Bu anketlere katılan okuyucularımızın fikirlerini merak ediyor musunuz?

Yukarı Yukarı Çık Geri Geri Dön
Bu konuya ait haber listesi
İstanbul Uluslararası Festivalleri

DESTEK
seti@home
Dünyadışı akıllı yaratıklara ulaşmamıza yardım edin!
  • Detaylı Haberi
  • Ana Sayfası
  • Yükle ve Katıl!


  • Ziyaret etmek için lütfen tıklayın
    Radikal-online... Bu sitedeki tüm sayfa ve uygulamalar her tarayıcı ile sorunsuz görüntülenebilir. RADİKAL-Online sitesi içerisinde yeralan tüm metin, resim ve diğer içeriğin hakları SİMGE Yayıncılık A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz. Sitemiz içerisindeki tüm sayfalar, tüm tarayıcı ve çözünürlük altında sorunsuz olarak görüntülenebilir.
    Ana Sayfa | İletişim | Genel Haber Listesi | Standart Karakterler | Eski Sayılar | Künye