|
İnsan
Yaşam
Türkiye
Politika
Yorum
Dış Haberler
Ekonomi
Borsa/Finans
Spor
Kültür/Sanat
Arka Sayfa
Yazarlar
Hava Durumu
Sanal Meydan
Son Dakika
|
Marmara hamsisinden, Şair'in hareli lapinasına doğru... hdevrim@hurriyet.com.tr Geçen hafta, bir de hamsi zehirlenmesi yüzünden heyecanlandık. İhtiyologlar arasında da bilimsel anlaşmazlık çıkmasına ramak kaldı. (İhtiyoloji "balıkbilimi" demekmiş.)
Haftanın ilk günü gazeteler, yüz elli-iki yüz kadar İstanbullunun yedikleri hamsiden zehirlendiği haberini verdi.
İlk bilgilere göre, depremler yüzünden kirlenen Marmara'da tutulmuş balıklardı bunlar; Şişli Etfal Hastanesi'ne yatırılan iki çocuğun raporunda Çağır metal zehirlenmesiÈ teşhisi vardı (Milliyet, 6 ekim).
İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Candan Varlık ÇHamside metale rastlanmadığını, çok az miktarda cıva bulunduğunuÈ söyledi (Radikal, 6 ekim).
Belediye Sağlık İşleri Müdürü Dr. Ömer Faruk Aydın ise ÇBayat balık teşhisine katılmadığını, zehirlenme belirtilerine yol açan maddeleri aramaya devam ettikleriniÈ açıkladı (Hürriyet, 6 ekim).
Aynı günün gazetelerine göre, zehirli hamsi haberi yüzünden İstanbullular iki gündür balık yemediği için balıkçı esnafı perişandı; balık ihracatı da durmuştu. Meslek kuruluşlarına göre günlük zarar 100 milyar lira civarındaydı. Bu gidişi durdurmak lazımdı.
Kooperatif başkanları, bilim adamları, çevreci örgütlerin temsilcileri, ihracatçılar ve bizzat balıkçılar, Balık Müstahsilleri Derneği'nde toplandı.
Masa, pişmiş ve çiğ hamsi doldurulmuş tabaklarla donatıldı. Muhabirlerin gözü önünde bir ziyafettir başladı.
Böylece Marmara denizinin ve orada avlanan hamsilerin temiz olduğu, çekinmek için bir sebep bulunmadığı, dernek merkezinde çiğ ve tavada kızarmış hamsi yiyenlerin sapasağlam ayakta ve hayatta kalmış olmalarıyla, yedi düvele ilan edilmiş oluyordu.
Tereddütlere son noktayı İl Sağlık Müdürü Mecit Çalışkan koydu: "Hamsilerin üzerinde Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde yaptığımız analizlerde ağır metallere ve kimyasal maddeye rastlanmamıştır. Zehirlenmeler, balık satıcılarının hamsileri sıcakta fazlaca bekletmesinden ve sıcaklığın balıkta oluşturduğu histamin denilen maddeden ileri gelmiştir..." (Sabah, 6 ekim).
Ertesi gün ne oldu, diye sormak ancak bir yabancının aklından geçebilir. İnsaf edin, sizin İstanbullu dediğiniz de işi gücü olan insandır, hafta boyunca hamsi konuşacak değil ya! Ha, o sözünü ettiğimiz yüz elli-iki yüz kişi, Allah vermesin sahiden zehirlenip ölseydi, belki o zaman televizyonların ana haber saatlerinde ihtiyologlar ağırlanır, açık oturumlarında bu konu tartışılarak, şehir ahalisinin zihnini büsbütün karıştırmak için birkaç gün daha gayret sarf edilirdi.
Şunu söylemek de vicdan borcudur: yüz elli-iki yüz kişi can verdi diye, İstanbul'a gelen balığın tutulmasından başlayıp, balık pazarlarında, semt çarşılarında, kıyı bucak sokaklara serpiştirilmiş balıkçı dükkânlarında, seyyar esnafın tablalarında satılmasına kadar bütün uygulamaların toptan ele alınarak bir esasa ve nizama bağlanmasını beklemek biraz hayalperestlik olurdu. Bunu istemeye kalkan olursa, ona verilecek cevap bellidir: o kadar da uzun boylu değil!
İstanbul'da bugün, büyük oteller ve pahalı lokantalar dışında, tazeliğinden emin olarak aldığı balığı ağız tadı ve iç rahatlığıyla yiyebilen kaç kişi vardır, dersiniz? Fiyatını sormadan alabilenler ve hâlâ babadan kalma bir balıkçıyla ilişkisini sürdürebilen şanslı İstanbullular dışında...
Devir, neredeyse her semtin kendi balığını tuttuğu devir değil ki. Adalar'ı, Kadıköy'ü, İstanbul tarafını, Beyoğlu'nu pek bilmem. Ben size Boğaz semtlerini anlatayım.
Doğruyu söylemek gerekirse, Boğaz çocukları levrek, sinarit, kalkan, mercan, karagöz, mezgit gibi balıkların adını bilir, tadını bilmezdi. Taş balığı izmarittir, bu iki kıyı için... Gerisi varsa yoksa göçmen balıklar: uskumru, kolyoz, istavrit, kefal, lüfer, palamut, torik, orkinos, kılıç... Aklıma gelenler bunlar.
Köylerin hepsinde, balıkçı iskelesindeki telefon kulübesine benzer barınakta gri üniformalı bir belediye memuru bulunur; görevi, sahile çıkarılan balıktan rüsum almaktır.
Hemen iskelede, o sabahın balığını paylaşan iki veya üç satıcı, omuzlarında askılı tablalarıyla köy içlerine dağılır ve vakit öğle olmadan balıkçı kahvelerine döner. Kalan balık varsa, o da semtin tek balıkçı dükkânına bırakılır.
Yıllardır aynı satıcıdan balık almış ev kadınları, bayat balık nedir bilmez ki... Ben çevremizde balıktan zehirlenme diye bir vaka hatırlamıyorum.
O boğaz semtleri ki, meyve ve sebzeleri de, her köyün dere boyu uzantısındaki bahçe ve bostanlardan gelir; atlı seyyar satıcılar marifetiyle... Onlar da tanıdıktır, evin büyük hanımları hepsini adıyla çağırır; sebzelerin körpesi, meyvelerin en lezzetlisi alınır.
Şairin, Denizin yeşili, göğün mavisi / Lapinaların en harelisi... derken, kıyısında dolaştığı semtlerdir bunlar.
Evet ya! Lapina, kaya balığı çeşitleri, trakunya... Sonra istakoz, pavurya, hele Akıntıburnu midyesi... Saymayı unuttuklarım.
Sözü toparlamak gerekirse diyeceğim o ki, İstanbul, sur içi, Beyoğlu, Haliç ve Boğaz kıyısı semtlerinden ve Adalar'dan oluşan bir şehir değil artık.
Çok büyüdüğünü, yazık ki dünyanın sayılı megapollerinden birine dönüştüğünü bilmeli ve düzenini o çapta yenilemeli.
Hamsilerin eğlencesi haline gelmesi, kendini hâlâ eski semtlerden derlenmiş bir buket sanmasındandır.
|
Sizleri de dinlemek istiyoruz
Yazarlarımızın yazıları hakkında düşündükleriniz hepimiz için önemli. Eğer onlara ileteceğiniz bir yorum veya haber varsa, Radikal-online Sanal Meydan size kapılarını açıyor. Sessiz kalmayın! Tıklayın...
|
Bugün yazan diğer yazarlarımızı okumak için tıklayın
Önemli Not: Internet'i kullanan ve dolayısı ile e-posta adresi bulunan yazarlarımızın adresleri, iletişim kurabilmeniz için yazılarının başında eklenmiştir. Eğer böyle bir adres göremiyorsanız, sözkonusu yazarımızın elektronik posta adresi yok demektir. Böyle bir durumda iletişim için künyemizde yer alan telefon ya da faks numaralarını kullanabilirsiniz.
|
REKLAM TARİFESİ
Radikal-online'da reklam vererek yüz binlere ulaşmak istemez misiniz? Tıklayın...
|
|