Önce vatan değil, önce insanClinton Türk olsaydı Meclis'te kapıcı bile olamazdı. Asker kaçağı diye üstüne çarpı işareti çekilecekti. Komünist milliyetçi olmaz. Burada aklına gelen herkes Marksizm, Leninizm uydurdu. Dikkat ederseniz fazla militer bir siluet olmadı AGİT zirvesinde. Kimse generalleriyle gelmedi Neşe DÜZEL
Siz dünyada yaşanacak değişimleri yazdığınızda henüz daha Gorbaçov dünyayı sarsan açıklamalarını yapmamıştı. Siz bu yazıları yazdıktan bir süre sonra Gorbaçov bu açıklamaları yaptı. Gerçekten de dünya sizin öngördüğünüz bir biçimde değişti. Siz son zamanlarda da Amerika-Türkiye ilişkileri üzerine yazılar yazdınız. ABD Başkanı Clinton'ın da Türkiye'deki konuşmaları neredeyse sizin yazdıklarınızın aynısı gibiydi. Dünyanın gidişatını ve Türkiye'nin dünya ile ilişkilerinin alacağı şekli, olaylar olmadan önce nasıl seziyorsunuz?
Teknolojideki değişimleri gördüğünüz zaman bütün bunları biliyorsunuz. Daha buhar gücünün icat edilmediği bir dönemin siyasal biçimlenmesiyle, buhar gücünden sonraki, elektrik, elektronik ve uzay teknolojisinden sonraki siyasal biçimlemeler aynı olmaz. Çünkü toplumların yönetim biçimleriyle ekonomi arasında büyük ilişki vardır. Ekonomi ile enerji kaynakları arasında da büyük bir ilişki vardır. Enerji kaynakları değişiyorsa ekonomi değişiyor demektir. Ekonomi değişiyorsa siyasal profiller değişecek demektir. Clinton çok yabancısı değildir bu anlattığım şeylerin. Vietnam savaşına gitmemiş bir siyasetçi o. Protesto etti ve askere gitmedi. Türk olsaydı Meclis'te kapıcı bile olamazdı. Asker kaçağı diye üstüne çarpı işareti çekilecekti. Vietnam üstüne yazı yazıyorum diye Türkiye'de mahkemeye göndermeye kalkmışlardı beni. Clinton'ın kendisi ise Amerikalı olduğu halde böyle savaşa gitmeyeceğim dedi ve adam bugün başkan.
Clinton, "Türkiye demokrasisini derinleştirirse, Ege ve Kıbrıs sorununu çözerse 21'inci yüzyılın şekillenmesinde çok büyük bir rol oynar" dedi.
Amerika ne istiyor, nasıl bir rol bekliyor Türkiye'den?
İslam dünyasını ıskalayarak globalleşme istenilen nitelikte gitmez. Sadece Akdeniz bölgesinde 200 milyon Müslüman var. Yeryüzünde de bir milyarı aşkın bir İslam dünyası var. Altı milyarlık yeryüzünde tüketimi en düşük olan İslam dünyası. Oysa değişen enerji kaynakları sonucunda artan üretimlerin emilmesi bakımından 200 milyonluk İslam dünyası çok önemlidir. Çağdaş üretim ve tüketimlere dönüşebilmesi için İslam dünyasının tetikçisi kim olabilir peki? İşte burada tek başına Türkiye var. Çünkü Türkiye, NATO ve Avrupa Konseyi gibi Batı'daki örgütlerin içinde bulunabilen ve üretimde değil ama tüketimde Avrupalı görüntü yapabilmiş Müslüman profilli bir ülke. Böyle başka bir ülkesi yok yeryüzünün. Türkiye'nin ta İttihatçılardan da uzantılı olarak bir Fransa, Almanya, Rusya etkisi altında kendine göre burjuva biçimlenmesi oldu. Kendi üretimini yapamayan Hazine'den geçinmeli bir bürokratik burjuvazi bu ama... Benim çocukluğumda burada köşklerde evlerden Chopen duyulurdu, piyano çalınırdı. Hindistan'da piyano çalan Müslüman'a az rastlarsın. Siz Amerika'nın Müslüman Konstantiniye istediğini söylersiniz hep. Nedir bu müslüman Konstantiniye? Bu ne içeriyor? Konstantiniye dediğiniz zaman arkasındaki Bizans'ı da içerir. Bizans'ı inkâr eden bir İstanbul olmaz. Şimdi biz insanlık birikiminin ortak harmanlanmasından mı yarar sağlayıp ona katkılar yapacağız, yoksa daha öncekini boyuna reddederek mi globalleşeceğiz? Öyle globalleşme olmaz. Cumhuriyet'le, Konstantiniye'ye kadın da eklenmiştir. Cumhuriyet bu
açıdan Konstantiniye'yi zengileştirmiştir. İstanbul, yeryüzünde üç bin yıllık birikimi olan çok az kentinden biridir. Bunun bir ağırlığı vardır ve böyle bakıldığında Türkiye, İstanbul diye akla gelir. 65 milyonuyla burası İslam dünyasının özel vitrini olabilir. Avrupalı standardında bir yaşam vitrini, üstelik de Müslüman ağırlıklı. Türkiye globalleşmenin merkezlerinden biri olabilir.
Clinton "Avrupa'yla İslamiyeti buluşturacak ülke Türkiye'dir" diyor ve Müslümanlığın altını çiziyor. Amerika'nın Müslümanlığa bakışı nedir? Niye İslam'la böyle ilgileniyor? İslam dünyası, kendi yönetimleri kendilerini sömürdüğü için, silah satın almak için kendi halkını fakir bıraktığı için, tüketimden gereken payı alamıyor. Ama artık o İslam dünyasının tepesindeki yöneticilere silah satmak, sermaye için o kadar kârlı değil. Eskiden sermayenin kâr etmesine halkın fakir olması yetiyordu. Ama artık uzay teknolojisinin kullanımıyla üretim muazzam artıyor. Bu üretimi kim emecek? Düşünün ki Türkiye'ye bir anda 1 milyar dolar yardım yapan Amerika'nın geçen yıl sattığı silahın değeri sadece 7 milyar dolar. Emperyalist dönem bitti. Zaten AGİT'in anlamını ekonomi boyutundan değerlendirirseniz şu ortaya çıkar. Halkını sömüren yönetimleri demokrasiyle, insan haklarıyla ve üstelik de AGİT ilkeleri içinde daha esnekleştirip halkı zenginleştirmek ve tüketimini artırmak istiyorlar. Burada da İslam dünyasına bir model göstermek gerekiyor. Bunun da en iyi örneği Türkiye olabilir. Tabii eğer Türkiye'nin egemenleri Türk halkını sömürmekten biraz daha vazgeçerler ise. Geçerler mi peki? Türkiye'yi yönetenlerin çıkarlarıyla Türk halkının çıkarları öteden beri çatışıyor. Mevcut düzen içinde statükodan kârı olanlar var. Bunu sürdürürlerse Türkiye bu işin öncülüğünü alamaz. Türkiye'nin sömürüsü de sadece üretime yansıyan bir sömürü değil. Eroin kaçakçılığıyla, depremde yıkılan resmi binalarıyla bir çürüme bu. Türkiye'nin insanı bu çürümeyi denetleyemiyor. O zaman da bu çürümenin denetiminin dışarıdan olma olasılığı beliriyor. İşte bu denetim AGİT, Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri'yle yapılıyor. Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın yaptığı açıklamalara göre, yalnız son on beş senede Güneydoğu yahut Kürt sorunuyla ilgili çatışmalara 400 milyar dolar gitmiş. Şimdi biz bugün 3 milyar dolarlık bir krediye muhtacız. Bunların parlamentoda hiç konuşulduğu yok. Biz niye birden bu kadar borçlandık? Neden birden eroin kaçakçılığı devreye girdi? Asıl sorulacak sorular bunlar. Bunlar sorulmayınca da dünya sormaya başlıyor tabii. Bize 'saydamlaşın' diyor. Ya da burayı çaktırmadan saydamlaştıracak. Çünkü bu işleri kimin yaptığını o biliyor. FBI da Ankara'da büro açtığına göre.
Bundan 30 sene önce Amerika buradaki faşizmin en büyük destekçisiydi. Şimdi ise bize yeni dünya düzeninde lider rol biçiyor ve hatta Türk yöneticilere rağmen Amerika, Türkiye'nin demokrasiye geçmesini istiyor. Ne değişti? Nedir Amerika'nın tavrını böyle değiştiren?
Teknolojideki değişikliklerdir tavrını değiştiren. Yunanistan'ın bugün hâlâ daha Amerika'yı protesto etmesinin nedeni, Amerika'nın değişmekte olduğu analizlerinin tam yapılmamış olmasından kaynaklanıyor biraz da. Artık Amerika'nın köylü taburlarına ihtiyacı kalmadı. Hatta bana sorarsan Türkiye'nin savunma harcamaları da azaltılsın isteniyor. Ortaklaşa bir cins manevi Ege federasyonu herkesi çok daha zenginleştirir. Clinton'ın 'Ege'de barış yapın' demesi de bundan. Daha evvel de yeni dünya düzeniyle ilgili olarak 'Otuz sene sonra nasıl olsa dost olup beraber yaşayacaksınız. Ne diye silahlara şimdi bu kadar harcama yapıyorsunuz' demişti.
Clinton, demokratikleşmesi, insan haklarını güçlendirmesi ve Yunanistan'la sorunlarını çözmede adım atması halinde Türkiye'ye büyük bir ufuk açıyor. Ama bu lafın tersi de herhalde kendi
içinde gizli. Eğer Türkiye bu sorunlarını çözemezse pek iyi bir şeyler yaşamayacak sanki. Türkiye sorunlarını halledebilecek mi?
Onu söyledi zaten. 'Kargaşadan, Ortadoğu'daki çalkantılardan, terörden kurtulamaz' dedi. Şimdi tabii bu Türkiye'nin iradesine bırakılmış gibi düşünülüyor ama el altından pek de Türkiye'nin kendi iradesine bırakılmayacak gibi. Soğuk Savaş döneminde iradesine mi bırakıldı ki? Burada Amerika'nın 60'tan fazla üssü vardı. Türk bakanlar bile giremezdi o üslere. Türklerin haberi oldu mu bunlardan.
Biz hep 'önce vatan' diyoruz. Önce vatan dememize rağmen vatanda işler yolunda gitmiyor. Niye vatandaki işleri yoluna koyamıyoruz?
Vatan, sınırları belirli bir yaşam sahasıdır. Bu yaşam sahasının bu kadar kutsal olması, üstünde yaşayan insanların rahat etmesi içindir. Eğer rahat etmiyorlarsa, o zaman niye ikide birde bu slogan ortaya çıkıyor ki... Demek ki önce vatan yerine önce meslek, önce insan demek lazım.
Amerika Türkiye'den bazı sorunların çözümünü istiyor. Ama baştaki kadrolar insan hakları, Kıbrıs gibi sorunları çözmemek
üzere sanki şartlanmışlar. Şimdi Amerika 'bu sorunları çözmek Türkiye'nin lehinedir' diyor. Türkiye'nin yöneticileri ise 'çözmemek Türkiye'nin lehinedir' diyor. Bu iki farklı görüşün çatışmasının sonucunda ne olacak?
Türkiye kelimesine bir daha bakmak lazım. Türkiye yönetenler midir? Yönetilenler midir? Yönetenlerin kendi çıkarınadır çözümsüzlük getirmek. Sorunların çözümünü engelleyenler daha ziyade 'ben bu ülkenin horozuyum, kimse bana karışmasın, bu statüko benim çıkarımadır' diyenler. O statüko yönetenin çıkarına ama yönetilenin ne kadar çıkarına sorusu tartışılmıyor. Bana sorarsan Türkiye kendi kendisini engelliyor. Neden Türkiye'nin sol kanadı geliştirilmedi de, Yunanistan'ın geliştirildi? Karamanlis gibi bir devlet adamı çıkamadı Türkiye'de. Ki üstelik sağ kanat adamıydı. Anayasayı değiştirdi, komünist partileri de serbest bıraktı. Yunanistan'ı engelleyen olmuyor muydu? Yunan cuntası nasıl geldi? Ama sonra hepsi hapse girdi. Burada niye boyuna ikide birde darbe yapılıyor? Darbeyle iktidara gelmeye özenen hiç sivil yok mu burada? Darbeyle iktidara gelmiş sivil kadroların hiç dökümü yapıldı mı Türkiye'de?..
Yüzyılın son büyük zirvesi dünya liderlerinin katılımıyla Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleşti. AGİT'in Türkiye'de toplanmasının özel bir manası var mı sizce?
Var tabii. Durup dururken toplantı niye burada olsun. Buraya başka bir ölçü geldi aynı zamanda. Dikkat edersen fazla militer bir siluet olmadı zirvede. Kimse generalleriyle gelmedi. Hatta ilk kez kendilerine pek de
iyimser gözle bakılmayan sivil toplum örgütleri de yer aldı bizim cumhurbaşkanının arkasında. Bu sivilleşmedir. Sivilleşmenin zıttı da militerleşme, resmileşmedir. Resmiler de servis verdikleri ölçüde demokrasinin kamu görevlisi olma niteliğini kazanırlar. Türkiye kendi içinde kendisine büyük pompa basıyor. Ama birdenbire gördü ki, Türkiye'nin kendi kendine bastığı pompalarla dünyanın kriterleri aynı yerden geçmiyor. Çeçenistan meselesi ortaya konduğunda Türkiye buradan hiçbir algılama yapmadı mı yani?
Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla anlamı da çıkar oradan.
Yeni dünya düzeni veya globalleşme diye bir sözcük var. Bu sözcük bütünleşme anlamında kullanılıyor. Marksist jargonda ise 'enternasyonalizm' vardı. Aslında ikisi de değişik kelimelerle ifade edilen aynı kavramlar. İkisi de uluslararasıcılık. Kapitalistler buna 'globalizm' diyor, Marksistler 'enternasyonalizm' diyor. Ama bazı aydınlar, globalleşmenin yeni bir sömürüye yol açacağını söylüyorlar. Oysa eski Marksistler bir bütünleşme yolunda gidilmesini isterlerdi. Bu globalleşmeden bir sömürü çıkar mı sizce?
Hayır. O zaman ispat etmek lazım neyi sömürecek? Yeryüzünde insanlık dünya vatandaşlığına gitmekte, insan hakları dediğin vakit de ortak bir
anayasa belirlenmekte. Hukuk evrenselleşiyor. Saydamlık da aynı ölçüde beraberinde geliyor. Ekonomi, bilimsellik içinde herkes için geçerli parametrelerini ortaya koyuyor. Şimdi burada neyi sömüreceksin.? Saydamlıkla sömürü nasıl yan yana durur? Sömürünün tarifi yapılmalı. Yoksa slogan daima aldatıcıdır. 'Tüketimi kamçılamak da gizli bir sömürüdür' dersen, senin iraden içinde tüketmemek. Sömürü ise senin iraden içinde değildir.
Peki niye pek çok eski Marksist böyle bir iddiada bulunuyor?
Siyasetçilik yapmak istiyor, başa geçmek istiyor. Politikacılar statükocudur. Bugün dünya üzerinde komünist partiler de milliyetçi oldular.
Ama komünist milliyetçi olmaz.
Marksizm değişim demektir. Sol değişimden yana olmaktır. Artık işçi sınıfından yana olma dönemi aşılmıştır. Burada aklına gelen herkes Marksizm, Leninizm, Maoizm uydurdu. Kendine kimlik ararken en yatkın plan siyaset gözüküyor insanlara. Ama insanların kimliğini ortaya koyan meslektir, siyaset değildir. Bu şarkın bir aldanmasıdır. Siyaset ikinci sınıf adamların işidir. Zaten AGİT toplantısında İngiliz Hariciye Vekili 'bu anlaşmalar olursa bizim mesleğimiz bitecek' diye küçük bir cümle geçirdi. Bu değişimleri Tony Blair'in, Almanya'nın kadrolarının bilmemeleri mümkün mü? Almanya'nın kadroları hep 68 kuşağı. Burada olsalar hepsi asılırdı onların.
Batı, Türkiye'nin demokratikleşmesini istediğinde, Türkiye'de bazı çevreler bunu emperyalistlerin bir oyunu olduğunu söylüyorlar. Bir ülkenin diğer ülkeden demokrat olmasını istemesi emperyalist bir istek midir?
Emperyalizmin de hemen tanımlamasını yapmak lazım. Marx'ta emperyalizm üç defa geçer. Türkiye'nin Das Kapital'i incelemiş kaç entelektüeli var? Sadece Lenin kısmına bakarak insan Marksist olmaz. Yani politikacı kısmına bakarak olmaz bu iş. Bunun bir de teorik kısmı vardır. Bu teorinin açtığı ufuklar sınıf çatışması aşıldıktan sonraki dönemi de içerir ki, bu önemli bir bölümüdür Marksizmin. Emperyalizm endüstrinin yeni olduğu dönemlerde adam kendi ürününü satsın diye, henüz daha endüstri aşamasını yapamamış toplumları endüst-ri aşamasını yapmakta engellemiştir. Şimdi teknoloji öylesine gelişti ki, kimin nesini engelleyeceksin? Tersine geliştirmek istiyorsun ki, üretimi
emecek daha geniş bir dünya çıksın ortaya. Kim alacak boyuna artan malı yoksa. Emperyalizm sömürü değildir, engellemektir. İnsanların gelişmesini frenlemektir. Türkiye frenlendi mi belli değil. İkide bir dışarısı bizi engelledi demek... Bir de insanın kendi kendini engelleyen tavrı vardır yani.
Siz hep 'enseyi karartmayalım' diyorsunuz. Etrafta bunca acı ve dert varken, hakikaten enseyi karartmayalım mı?
Türkiye'nin bir tek sorunu var, saydamlık. Sadece 'parayı nereden kazanıyor', bu açığa çıkmalıdır. Bu kapalı kalamaz. Yeni dünya düzeni de zaten saydamlığı ön planda tutar. Ama saydamlıktan ödü kopuyor Türklerin.
|