İnsan imajı, insan hakları 'Oşimdi burada yaşadıklarını unutmuştur bile" dedi bindiğim taksinin şoförü, "Biz, hâlâ onu konuşuyoruz". Ne kadar da haklıydı. Bill Clinton'ın Türkiye'den ayrılmasının üzerinden iki gün geçmişti. O, şimdi, dünyanın bambaşka bir yerinde, kim bilir nelerle uğraşıyordu. Bizler ise hâlâ onunla uğraşıyorduk. Dünyanın en güçlü adamı, fırtına gibi gelmiş, üç günde Türkiye'yi sallamış ve yine fırtına gibi çekip gitmişti.
Bütün bunların, sahneye konulan muhteşem bir 'show' olduğunu hemen anlıyor insan. Her şey, inceden inceye öylesine planlanmış, öylesine iyi hazırlanmış ki hayran kalmamak elde değil. Uçaktan
inip, Demirel ile yaptığı ilk basın toplantısında bu görkemli show'un ilk ipuçları kendini göstermeye başladı. Şakır şakır yağan yağmurun altında, siyah takım elbisesi ile dimdik yürüyen, güleç, yakışıklı bir erkek. Süleyman Demirel dahil herkes paltolarına sarılmış. 'Bizimki' kürsüye geliyor ve siyah ceketinin üzerindeki yağmur damlalarını, kürsünün üzerinde bırakılmış olan bembeyaz bir peçete ile hafifçe siliyor. İnsan düşünüyor. Koskoca Clinton'ın bir paltosu, bir pardösüsü yok mu? Olmaz mı? Ama her şey önceden planlanmış belli ki. Ya Hillary'nin, şemsiyesini hiçbir görevliye ihtiyaç duymadan kendi kendine taşımasına ne demeli?
Onları böyle görünce birden içiniz ısınıyor. 'İşte bizden birileri' diyorsunuz. Derken deprem bölgesine gidiyor. Dünyanın en iyi korunan adamı, aniden tüm korumalarından sıyrılıyor ve kalabalığın arasına karışarak, bir çadırda yaşayan Gencerler ailesinin ikram ettiği kahveyi içiyor. Sonra 7 aylık minik Erkan'ı kucağına alıp onunla oynaşıyor. Tüm dünya medyasının beklediği görüntüler bunlar.
Türk ve Amerikan milli marşları çalarken Demirel ile Clinton yan yana. Bill Clinton, kendi milli marşını kendi usulünce dinliyor. Sağ elini kalbinin üzerine koyuyor. İstiklal Marşı başlayınca ise hemen hazır ol durumuna geçiyor.
Dedim ya, bunların hiçbiri rastlantı değil. Clinton'ın 'image maker'ları, bu gezisinde onun devlet adamlığından çok, insani yanını ön plana çıkarmaya karar vermişler anlaşılan. Ve bunda da inanılmaz bir şekilde başarılı olmuşlar. Clinton'a kahve ısmarlayan Gencerler ailesinin şu sözleri bu başarının en büyük kanıtı: "Bizim politikacılar, konvoylarla gelir, arabalarından inmezler, çadırlara girmezler. Ama onlar, hiç tereddüt etmeden ikram ettiğimiz kahveyi içtiler. Oysa bize, zehirlenmesin diye önce korumaları
içer" demişlerdi.
Bu işler tabii ki kolay başarılmıyor. Geçenlerde Can Ataklı'nın bir yazısında okumuştum. Bill Clinton'ın bu ziyaretinden bir ay önce, 100 kişilik bir ekip Amerika'dan Türkiye'ye gelmiş ve ön
araştırmalara başlamış. Yüzlerce kişi ile yüz yüze konuşup Türk halkının nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını saptamış ve bu veriler üzerine kurmuşlar stretejilerini. İşte sonuç ortada.
Bir de madalyonun bize bakan yüzü var. Bir avuç insan, Kızılay meydanında Clinton'ı protesto eden bir gösteri düzenliyor. Polis aralarına dalıp, sille tokat, cop darbeleri ile göstericilere girişiyor. Göstericiler, yedikleri dayakla da kalmıyorlar. Yaka
paça polis otobüslerine bindirilerek gözaltına alınıyorlar.
Aynı satterde ise Bill Clinton, Meclis'te yaptığı konuşmada "Türkiye'nin insan hakları konusunda daha özenli davranması" gerektiğini anlatarak aba altından sopa gösteriyor.
Galiba o, bizi, bizden daha iyi tanıyor.Ya Demirel'in başına gelseydi AGİT Zirvesi'ne katılan liderler ve konuklar için düzenlenen gösteri, TV ekranlarından izlediğim kadarıyla gerçekten harikaydı. Ama sonunda skandal hariç.
Süleyman Demirel, Clinton'ı otomobiline bindirdi, sonra kendi arabasına bindi ve çekti gitti. Gösteriyi izlemeye gelen diğer liderler de teker teker otomobillerine bindiler ve konser salonunu terk ettiler. Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze kapının önünde dikilmiş bekliyor. Arabası bir türlü gelmiyor. Koskoca bir devletin başkanı, elleri pardösüsünün cebinde öylece kalakalmış ortada. Zavallı Şevardnadze ne yapsın? Kameralara bakıp kibarca gülümsüyor. Tam 25 dakika öylece bekliyor Gürcistan Başkanı. Onu, oteline bırakacak bir otomobil bir türlü bulunamıyor. Sonra koskoca bir otobüs geliyor. Şevardnadze biniyor. Otobüs uzaklaşarak karanlıklara karışıyor.
Böyle rezalet olur mu? Bu nasıl organizasyondur? Bu davetin ev sahibi Demirel değil mi? Neden her lidere aynı özeni göstermedi? Neden sadece Bill Clinton'ı yolcu etti ve sonra çekip gitti. Amerika dünyanın en güçlü devleti, Clinton dünyanın en güçlü lideri olabilir. Peki, ev sahipliği görevini üstlenen bir cumhurbaşkanından, her liderin, aynı saygıyı görmeye hakkı yok mu? Merak ettiğim başka bir şey var. Aynı olay, Gürcistan'da, Demirel'in başına gelseydi o ne yapardı acaba? Aynı tevekkülle gülümseyerek o otobüse binebilir miydi dersiniz? Vay anasını sayın seyirciler! 'Müjde, artık karakış doğu illerimize doğru kayıyor...'
Kimin söylediğini hatırlamıyorum ama, televizyonun ilk yıllarına damgasını vuran anonslardan biriydi bu. O yıl, yoğun kar yağışından bunalmıştı İstanbul. Ve TRT'nin hava durumu sunan spikeri, ekrana çıkıp İstanbullulara bu müjdeyi veriyordu: "Şükürler olsun, artık karakış Doğu'ya kayıyor". Sanki Doğu illerimizde yaşayan vatandaşlarımız yokmuş gibi. İşte bu deyim, yine aynı yıllarda TRT ekranlarında bir spor spikerinin söylediği 'Vay anasını sayın seyirciler!' cümlesi gibi dillere, anılara takılıp kalmıştı.
Son depremde yaşanan bir 'garabet', bu efsanevi anonsları hatırlattı bana. Hafta içinde her TV kanalında, her gazetede, her kafadan ayrı bir ses çıktı. İstanbul'da deprem olacaktı. Hayır olmayacaktı. Eğer Marmara Denizi'ndeki fay hattı bütün olarak kırılırsa İstanbul yerle bir olacaktı.
Yok eğer parçalar halinde kırılırsa korkacak bir şey yoktu.
Sonra Kandillili milli kahramanımız Prof. Işıkara bir harita çıkardı ortaya. Yapılan sismik araştırmalara göre, Marmara Denizi'ndeki fay hattı, sanıldığı gibi Adaların yakınından değil, İstanbul'un 60 kilometre ötesinden geçiyordu. Yani İstanbul'un deprem riski oldukça azalmıştı. Aynı gece, televizyon haberlerinde bu 'müjde' birinci sırada yer aldı. Tehlike uzaklaşmıştı. "Şükürler olsun, fay hattı Adalar civarından geçmiyordu". Mudanya'ya, Gemlik'e, kısaca İstanbul dışına 'kaymıştı'. Sanki oralarda yaşayanlar yoktu. Sanki Türkiye İstanbul'dan ibaretti. Tıpkı "Müjde, karakış doğuya kayıyor" örneğinde olduğu gibi... Ne yazık ki yıllar geçiyor, zihniyet değişmiyordu.
Bu arada yine depremle ilgili matrak bir anekdot: Her deprem sırasında gerçekleşebilecek olaylardan biri bu kez de Düzce civarında yaşanmış. Bilinen klasik bir durum. Sarsıntı sırasında yeraltından açığa çıkan bazı yanıcı gazlar bir gölün üzerinde toplanmış. Kibrit çaksanız su alev alıyor. Televizyonların uyanık habercileri boş durur mu? Hemen hemen her kanalda, bu 'garip' doğa olayından söz ediliyor. Yok göl yanıyormuş, yok sular alev alıyormuş, bu işin sırrı neymiş filan falan.
Bu arada ünlü Televole programlarından birinin sunucusu heyecan içinde 'yanan göl' olayının anonsunu şu cümlelerle yapıyor:
"32 yıldır bilinen bir gerçeği ilk kez ortaya çıkaran televole ekibi..."
Kulaklarımla duymasam ben de inanmazdım... Ne demeli: "Vay anasını sayın seyirciler!" O zamanlar neredeydiniz? 'Durdu, durdu, sonunda kükredi Ekrem Pakdemirli. Kükrediği konu ise son derece ilginç ve düşündürücü. Montaj ve şantaj ustası Adnan Hoca ile müritlerinin gözaltına alınması sırasında yaşananlar rahatsız etmiş Pakdemirli'yi. Polisin bu baskınlar sırasındaki tavrını, '2. Deprem' olarak nitelemiş sayın hoca. ANAP Meclis Grubu toplantısında yaptığı konuşmada "Güvenlik güçlerinin daha dikkatli olması gerekir" demiş ve devam etmiş: "Adnan Hoca'cılara yapılan baskınlar sırasında eski il başkanımız Eymen Topbaş ve kardeşi Mustafa Topbaş'ın villalarına da girildiğini öğrendik. (...) Aynı eziyet eski milletvekili Tevfik Ertüzün'ün evinde de eşine yapılmış. Elinizde mahkeme kararı yok. Keyfi olarak evlere girip çıkıyorsunuz..."
Yok yahu... Adama sormazlar mı "Bugüne kadar nerelerdeydiniz" diye? Kapılar kırılıp, yazarlar, aydınlar tutuklanırken, gazeteciler düşünce suçlarından hapislere atılırken nerelerdeydiniz diye? Daha birkaç hafta önce, masum bir temizlik işcisinin, kapısı polisler tarafından kırılıp, kurşunlanarak öldürülürken 'nerelerdeydiniz' diye. Birkaç gün sonra 'özür dileriz, yanlışlık olmuş' şeklinde açıklamalar yapılırken nerelerdeydiniz diye sormazlar mı insana?
Sadece milletvekillerinin evleri basılırken kükrüyorsunuz. Peki, o zamanlar nerelerdeydiniz Sayın Pakdemirli?
|