![]() |
Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar |
|
7 Mart 2000 Kendine hayranlık Kadın olmak... Şu iki sözcüğü yazdım, içgüdüsel olarak üç nokta koydum. Üç tane nokta art arda kondu mu, bir boşluğa işaret eder ve bence noktalama işaretlerinin en anlamlısıdır. Sonra, ikinci cümleye geçene dek, upuzun bir gece bitti.Bu boşluğun kaynağına inmek için Antik Yunan'a bakayım, dedim. Daha ilk sayfada kendimi buldum: "Kadınlar doğayı taklit eder." (Platon) "Kültürse, doğaya ebediyen sadık çekirdeğine dokunamayan bir şeydir." (Nietzsche) Felsefi düşüncenin doğuşuyla birlikte, kadın, doğayla, esrarengiz güçlerle, Akıl'ın dışında kalan her şeyle özdeşleştirilmişti. "Hakikat, doğayı köle yapacaktı." Upuzun felsefe tarihi bana, Akıl'ın Erkek olduğunu söylüyordu. Bir cümleyi alıntılamadan duramam: "Erkek, cinsiyetinin mükemmel bir benzerini üretmeye eğilimlidir, buna karşılık dişinin dünyaya gelişi, etkin güçteki bir eksiklikten, bazı maddi rahatsızlıklardan ya da birtakım dışsal etkilerden kaynaklanır, sözgelimi güney rüzgârının etkisi olabilir bu." (Aquinas) Daha geriye, Başlangıç'a gideyim, Tekvin'e bakayım, dedim. Şöyle buyuruyordu Tanrı Kadın'a: "Senin acılarını ve doğurganlığını artıracağım, çocuklarını acı içinde dünyaya getireceksin, arzuların kocana yönelecek, o seni yönetecek." Erkek, Tanrı'nın imgesinden yaratılmıştı. Kadın'ın hem başlangıcı, hem sonuydu. Bana biçilen rolse, şehvetin nesnesi olarak bedene acıklı bağımlılığın temsilciliğini, günahını, bedelini üstlenmekti. Gene içgüdüsel olarak, belki de genlerime kazınmış bir kurtarıcı arayışıyla, şu işe bir de başka açıdan, ataerkillik, mülkiyet, kapitalizm bağlamında bakayım, dedim. Engels'in erkek egemenliğine duyarlılığı ferahlatıcıydı, ama ataerkil ailenin kadını ekonomik nedenlerle sömürüşü eski bir hikâyeydi, özgürleşme koşullarıysa ufukta görünmüyordu. Oradan Freud'a geçtim ve işte o zaman, eksiklik-yetersizlik duygularım kabardı, çaresizlikle yüce sanata sığındım. John Berger'in 'Görme Biçimleri', ne yazık ki Tekvin'den alıntıyla açılıyor, yüzyıllar boyunca, dünyanın bana, benim kendime nasıl baktığımı ortaya koyuyordu: Seyredilen, kendini seyreden, varlığı ancak başkasının bakışıyla biçimlenen... Şu alıntı anlamlı: "Çıplak kadın resmi yapılıyordu, çünkü çıplak kadına bakmaktan zevk duyuluyordu; kadının eline bir ayna veriliyor ve resme 'Kendine Hayranlık' deniyordu." Akıl'ın, Tanrı'nın, Tarih'in, Söz'ün temsilcisi Erkek, kendi varlığını, değerlerini dayatırken kadını nesneleştirip dilsizleştirmiş hem de mitlerle, imgelerle kuşatmıştı. Son olarak edebiyata baktım. Erkek imgelemenin yıldızlarının, Kleopatra'ların, Lady Macbeth'lerin yaratıldığı çağda, gerçek kadın, sistematik biçimde sömürülen, okuma yazması bile olmayan bir köleydi. Tarihin itiş kakışında hiç rolü yoktu, hayatı kayda bile geçmiyordu. Kadın erkeğin kavramlarına, imgelerine sığdığı kadarıyla vardı: Onu olduğundan daha büyük gösteren, zarif bir ışıkla donatan bir aynaydı yalnızca ve tüm aynalar gibi kendini göstermiyordu. Son iki yüzyıla dek çok az kadın yazar - şair çıkmasında şaşılacak bir yan yoktu. Asıl 'mucizemsi' görünen hemcinslerimizin sonunda anonimlikten çıkıp metinlerinin altına imza atışıydı. O gözü kara öncüler, doğası gereği eksik kalacakları bir ölçekle ölçülmüşler, haksızca küçültülmüşlerdi. Benim, M. Bovary'den çok Kırilov'la kendimi özdeşleştirmemde de şaşılacak bir yan yoktu. Bu üç noktanın öyküsünü kitaplarda değil de, 'gerçek' hayatta arasaydım... Bir bara gidebilir, bir tekinde bile özne olmadığım, ancak erkeğin sevdiği, sadık ya da aldatan yâri olarak adımın geçtiği şarkılar dinleyebilirdim. Erkekler masasına belki bininci kez oturur, birbirlerinin gözünde puan kapma yarışlarını izlerdim. Bu masalarda, erkeklerin kadınlara gösterdikleri davranışlar ahlaki açıdan değerlendirilmezdi asla. Çünkü onların değerini, iktidarla, devletle, kurumlarla, birbirleriyle ilişkileri, etkinlikleri, yapıtları vb. belirlerdi. Kadınlarsa, kim olurlarsa olsunlar, öncelikle erkeklerle olan ilişkileriyle gündeme gelir, kıyasıya yargılanırlardı. Tacizkâr bir bakışın suçunu kimde, nerede arayacağımı bilemezdim. Kendimde mi, Yaratılışta mı? Burada noktayı koyayım. Yoksa elime aynayı almak zorunda kalacağım, ister istemez, bunun da adı 'Kendine Hayranlık' olacak. Dipnot: 8 Mart Kadınlar Günü'nüz kutlu olsun.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. |
|