|
17 Mart 2000
Hititler'de kurban hdevrim@hurriyet.com.tr Engin Bilginer de, e-posta mektubunda yazdığına göre, kurban konusunun tartışıldığı televizyon programını seyretmiş ve Nil Gün'ün yazısını okumuş.
"Medeniyetlerinin mirasçısı olduğumuz Anadolu'da, diyor; 3 500 yıl önce, Hititler ve onların yakın akrabası Luviler, kıtlık zamanlarında tanrılarına yakardıkları törenlerde kurban keserlerdi. Hayvanı önce, ates adlı bronz baltayla bayıltmak gibi bir âdetleri vardı. Ayrıca kurbanın (genellikle bir teke'dir) etini yemez, tanrılarına sunarlardı. Ve tanrılarıyla yekvücut olduklarını belirtmek için, gene Hitit dilinde himma denen ("oyuncak, maket" anlamında bir kelime) yürek ve ciğer maketlerini yiyormuş gibi yaparlardı.
"Yani tanrılara adanmış bir şey yenmez, tabiatın insafsızlığı, kuraklık ve açlık bile onları birer obura döndürmezdi.
"Hatemi'nin vurguladığı de söz konusu değildi. Hitit medeniyeti, kültürü deyip de geçmeyin. Tanrı'dan sonra en kutsal varlığımız olan, bizi doğuran varlığın dilimizdeki adı ana da, unutmayın ki Hitit kökenlidir".
(İsmet Zeki Eyüboğlu'nun Etimoloji sözlüğünde belirtildiği gibi, zamanla anne'ye dönüşecek olan ana kelimesi, Hititçe annas kelimesinden gelir. Eski Türk dilinde "ana" kavramı ök kelimesiyle ifade edilir; öksüz de bu kökten türemedir.)Dil Yâresi Türkçe dostlarından (Nurhan Demirağ)
- "Beyoğlu'nda, Beyoğlu'na takılandırmalarını sormuştum, cevap vermediniz."
- Daha önce yazdığım için. Kısaca tekrarlayayım. Evet, Beyoğlu'da ve Beyoğlu'ya değil, Beyoğlu'nda ve Beyoğlu'na diye yazıp söylüyoruz.
- "Ali Kırca 'Avustralya'nın başkenti Sidney...' dedi (atv, 7 mart); başkent Canberra'dır, Sidney bir eyaletin merkezi."
- Doğrudur. Ama bu Türkçe hatası değil.
- "Bir de, Nâzım Hikmet Türkiye'nin en büyük şairlerindendir, deniyor. Birçok en büyük olur mu? En büyük bir tane olmaz mı?"
- Haklısınız, yanlış söylüyorlar. Uyarmak lazım.TELAYNAK Elimde çekirge, kanalları tararken Ahmet Hakan'a rastladım (Kanal 7, 14 mart). Kulak verdim, ekranda görünmeyen biriyle konuşuyor; yüzünde apaçık bir memnuniyet ifadesiyle. Başarılı bir sunucudur, ama kanalının türküsünü çağıran birini buldu mu gözleri parlar.
Yüzünde gene bu ifade vardı. Karşısındaki, hoşsohbet hukukçularımızdan, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'tu. "Kişisel görüşünü açıklamaksızın", 312. md.'nin değiştirilmesini gerekli kılan sebepleri sıralıyordu.
Bize bir hal oldu, biliyorsunuz. Bir eyyamdır, yüksek hâkim ve savcılarımızdan en az biri, bazen de ikisi, konuşmayı çokça sevenler arasından seçilmiş oluyor. En güzel gülün peşinde Bugüne kadar aldığım en sevimli düğün davetiyesiydi. Gelin Pınar Yıldırım, damat Erol Şengül; ikisi de Hürriyet'ten, meslektaşlarımız; benim çocuklarım. Kız tarafından sayılırım, çünkü Pınar yakın zamana kadar bizim katta çalışıyordu. (Şimdi nerede kuzum?)
Davetiyenin kapağında, kızın eli oğlanın omuzunda iki çocuk resmini görünce:
- Yoksa sizinki beşik kertmesi miydi, demekten kendimi alamadım. Değil, foto-montajmış.
Dört sayfalık davetiyenin arka kapağında, Gül Bahçesi adlı kısacık bir hikâye.
Evvel zaman içinde... Bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Çevre ülkelerden gelip de onu gördükten sonra evlenmek istemeyen kalmamış: zengin, soylu, yakışıklı genç adamlar, şövalyeler, prensler... Güzel kız hepsini geri çeviriyormuş. Aynı kasabada yaşayan bir genç adam da çalmış bu evin kapısını, o da reddedilmiş.
Yıllar geçmiş aradan. Bu sonuncu talip kasabadan ayrılmış, çoluk çocuğa karışmış, paralar kazanmış... Ve bir gün yolu eski kasabasına düşünce, o dünya güzeli kızın evlendiğini öğrenmiş. Merak etmiş, bir sabah, evden çıkacak olan mutlu kocayı gözlemiş. Şişman, çıplak kafalı, çirkin mi çirkin bir adam...
O gidince bir cesaret evin kapısını çalmış, kendisini tanıtmış ve güzeller güzeline, böyle bir adamla neden evlendiğini sormuş. Kadın ona:
- Evimizin arkasındaki gül bahçesinde, hiç arkanı dönmeden ilerle. En güzel gülü bulup bana getirirsen, sualine cevap veririm, demiş.
Bahçede yüzlerce gül. Şu sarı gülün güzelliğine bakın! Ama az ötedeki kırmızı gül ondan da güzel değil mi? Elini uzatırken, gözü ilerideki pembe güle ilişince vazgeçmiş: aman aman aman!.. Ya bu goncalar! Ama hangisi? Acele etme, bak şuradakine! Dur, karşıdaki bundan da güzel... derken bahçenin sona erdiğini fark etmiş. Geriye dönemediği için de, en sondaki tek gülü koparıp, güzeller güzeline getirmiş.
Yaprakları solmuş, pörsümüş, cılız sapı üzerinde zavallı bir gül.
- Gördün mü, demiş güzel kadın; daha iyisi, daha güzeli derken, sen de en kötüsüne razı olma durumunda kaldın. * * *
Mutluluklar dilerim!
Karşılıklı söylenmiş olsa da, damadın, "Daha iyisi diye titizlenmediği için" eşine teşekkürü anlamına gelen zarif bir hikâye bu.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|