Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar

17 Mart 2000

Ağustosböceği Paris'te

Kurbaniye var mı bilmem ama, 'ramazaniye' diye bir tür var eski edebiyatta, yazıda. Şöyle biraz eğlenceli, hazmı rahat, hafif tertip sohbetler, hikâyeler kaleme alınırmış.
Örneğin Ahmet Mithat Efendi'nin Karı Koca Masalı ve Hokkabaz Kitabı,
bu türdendir. Üstat, kışa rastlayan 1875 ramazanında cemaati müslim
iftar-sahur arası sıkılıp bunalmasın, okuyup eğlensin, hoşça vakit geçirsin diye iki kitap birden yazıp yayınlamış 'ramazaniye' altbaşlığıyla.
İlkinde dünyanın en eski ve en iç gıcıklayıcı masalını, karı-kocayı dolamış diline. Onun çevresinde de laf bezirganlığının, hünerbazlığının muhteşem örneklerini veriyor. Hokkabaz Kitabı da biraz öyle. Salon eğlencelerini, oyunlarını naklediyor. Maksat muhabbet ne de olsa. Ve üstat, 'meddah'lığı yazıya taşıyor. Şimdilerde bol kepçeden 'modern meddah' unvanına konuverenlerin ya da biz eli kalem tutanların oradan alıp öğreneceği çok şey var ya, geçelim. Ayrı bahis.
Biliyorum, Kurban Bayramı'nda 'ramazaniye' diye tutturmak, biraz zamanı şaşırmak gibi oluyor. Ama, bana öyle geliyor ki, son dönemde
hepimiz ayına gününe, yerine yurduna, şekline şemaline bakmadan yukarıda tarif ettiğim türden 'ramazaniye' yazıp duruyoruz ha bire!
Aslına bakılırsa, bunu bilerek yapanlar haklı. Şu muhteşem 'bilgi çağı'nda 'okuyucu' denen garip mahlukatın zihinsel yönden daimi oruçlu olduğu gerçeğinden hareket ediyorlar galiba. Öyleyse, ister 'edebi', ister gündelik, hangi türde olursa olsun, yazının 'hafif'i makbuldür, tabii ki.
Ne yaptığını, kime yönelik ve ne için yazdığını bilenler işin kıvamını
da tutturuyor. Gidişata bakıp kalemine yön vermeye uğraşanlar da eklenince kafile büyüyor ve ortalık ramazaniyeden geçilmiyor.
Hazmı rahat, hafif tertip yazı-hikâye dedik ya, 'ramazaniyelik' sözünün asıl kullanımı gıdayla, yiyecekle ilgili. Bir ay boyunca iftar, sahur yemekleri için alınan yağ, şeker, pirinç vb. temel malzemeye bu ad veriliyor. Eldeki 'fiks' malzemeden her sofraya ayrı monü çıkartmak ise, mutfaktakilerin maharetine bakıyor.
Yazıda bu nasıl oluyor derseniz, önümüzdekilere bakın ve siz karar verin.
*   *   *

Ramazaniye muhabbeti şimdilik bu kadarla kalsın. Kurbanlık bahsine hiç girmeyelim. Kan var orada işin ucunda, can alma var. Bayramlık deseniz, hem tatlı, hoş yanı var, hem de işimiz söz ve dille olduğu için, 'bayramlık ağız' muhabbetine geliriz ki, orda da küfür, hakaret falan çıkar. Yazı piyasasında bunlar da var, malum. İyisi mi 'ramazaniye'de duralım.
Zaten bu köşede dönüp dolaşıp yazı ve edebiyat denen işin
giderek nasıl ve niye hafifleyip ucuzladığını konuşuyoruz. Bayram münasebetiyle işin biraz geçmişine bakayım dedim ve bu çıktı karşıma.
Hal ve gidişe bakılırsa, derdine düştüğümüz meselede La Fontaine masalının yeni yorumuna geliyor söz.
Bütün yaz kan ter içinde çalışan karınca kışın kapısı çalınınca ağzı bir karış açık kalmış. Çünkü kendisini masala göre hazırlamış. Açlıktan ölmek üzere olan ağustosböceği "Karınca kardeş, yiyecek bir şeylerin var mı?"
diye yalvaracak. O da "Bak ağustosböceği, bütün yaz tembellik ettin, cır cır şarkı söyleyip durdun. Şimdi de açlıktan kıvranıp, soğuktan donarsın tabii" diye kasım kasım kasılacak.
Ve fakat öyle olmamış. Kapı çalınmış çalınmasına, gelen de ağustosböceği ama, kürkler içinde. Arkada bir limuzin duruyor. Neşeden ağzı kulaklarında, "Ben Paris'e gidiyorum" diyor ağustos böceği, "buralar sana emanet, hoşçakal karınca kardeş". Şaşkın karınca "Güle güle, o La Fontaine şapşalına da selam söyle, yazacaksa adam gibi masal
yazsın" diyerek kapıyı çarpıyor.
Bayramınız kutlu, ramazaniyeleriniz bol olsun.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.