|
17 Mart 2000
Patates şakaya gelmezDevletin yönlendirdiği yanlış üretim politikaları nedeniyle hemen her yıl çeşitli tarım ürünleri heba olur. Bu yılın kurbanı patates için reklam yapılacaksa, bilinçli üretimin reklamı yapılmalı Halİl Öztoprak
1980'lerin sonuydu. Özel televizyonların yayın hayatına başlamadığı dönemlerdi. Türkiye'nin dünyaya açılan tek penceresi TRT idi. Bir gün yurttaşlarımız devletin radyo ve televizyonunda o güne kadar hiç alışık olmadıkları bir konu ve konuğu izlediler. İzlemeleri sadece
o günle de sınırlı kalmadı.
1987'den önceki on yıl boyunca mercimekteki ortalama yıllık üretim 500 bin tonu bulmazken, 1987'de bu rakam birden 1 milyon 40 bin tonu buldu. Ekim sahaları da o ölçüde arttı. İçerde ve dışardaki mercimek pazarı kaybedilince silolar, ambarlar, her taraf mercimekle doldu. Mercimeğin içi taş, toprak, çer - çöp ve ambar zararlılarıyla doluydu. Bu durumda devletin büyük gayretiyle Prof. Ayşe Baysal, ninni söyler gibi milyonlarca insanıa mercimek masallarını anlatmaya başladı. Konu mercimeğin insan beslenmesindeki önemiydi. Vatandaşlarını sağlıklı beklenmeleri için eğitmek nedense o günlerde devletin aklına gelmişti. Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Baysal, mercimek dersini aylarca bitiremedi. Sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenme martavallarıyla kalitesini yitirmiş mercimekler vatandaşa satıldı.Mercimekten 'aganigi naganigi'ye Mercimek masalları unutuldu demeye varmadan fındık gündeme oturdu. Dış pazarı daralan fındığın iç pazarlarda tüketimini teşvik için depolarda görücüye çıkmayı bekleyen en az 274 bin tonluk fındığın kurtarıcılığına da usta sanatçı Özkan Uğur'un belden aşağı çağrışımlar uyandıran ve büyük sempati toplayan, aganigi-naganigi faydalar sağladığı iddiasındaki reklamı yetişti. Mercimekten fındığa, fındıktan geldik patatese.
1996'dan beri ülke genelinde patatesin yıllık ekim alanı 200 bin hektarın, üretimi ise 5 milyon tonun üzerine çıkmış bulunmaktadır. Bu yıl ise çoğu üründe olduğu gibi 5.5 milyon ton patates çiftçinin elinde kaldı. İçerde ve dışarda pazar bulunamazsa, muhafaza edilemeyeceğinden dolayı kısa sürede (1-3 ay) filiz verecek ve besin değerini yitirmiş halde çöpe atılacaktır. Bu kadar çok patatesin çürümesinin bir çevre felaketine sebep olması da kaçınılmaz. Patates çok kötü kokar. Ayrıca tarımda çok daha büyük çaptaki zararlara yol açabilecek çeşitli hastalık ve zararlıların popülasyonunun artmasına zemin hazırlayacaktır. Olacaklar da gene çiftçiye olacaktır.
Her şeyden devleti sorumlu tutmak tabi ki yanlış. Ancak patateste yaşanan trajediden büyük ölçüde devleti sorumlu tutmak mümkün. Çünkü bir değil iki değil, hemen her sene mutlaka bir veya birkaç tarım ürünü çiftçinin elinde kalır. Çukurova'nın dili olsa da Çukurova çiftçisinin tarlasında çürümeye terk ettiği domatesin, Karacabey Ovası'nın dili olsa da soğanın, Manisa otoyollarının dili olsa da dökülen sütün, Akdeniz'in dili olsa da bütün kıyı şeridi boyunca denize dökülen portakalın başına gelenleri anlatabilse. Korkarım bu yıl da İç Anadolu Bölgesi'nin neredeyse tamamı, yüz binlerce çiftçi ailesinin
emeği ve alın teri olan 5.5 milyon ton patatesin çürümesine tanıklık edecek.
Bütün tarım ürünlerinde bu tür olumsuzlukların yaşanmasının nedeni; tarımda planlı üretimin olmayışı, pazar sorunu, çiftçinin eğitimsizliği ve çiftçinin örgütsüzlüğü gibi yapısal sorunlardır. Bunlara devletin gerçekçi bir tarım politikasının olmayışı, hal mafyası ve pazar mafyası da eklenince patates gerçek manzara kendiliğinden netleşir. Bir sene bir ürün para etmeye görsün. Ertesi sene, eğitimsiz ve bilinçsiz çiftçilerimizin çoğu aynı ürünün ekimini yapmakta ve o üründe sonu hüsranla bitecek olan bir üretim patlaması meydana gelmektedir. Bu plansız üretim patlaması iç tüketimindeki ve dış satımdaki arz-talep dengelerini aşmakta, pazar bulunamamakta ve ürün elde kalmaktadır. Bugün aynı durumla karşı karşıyayız. Çiftçinin ufkunu açacak, üretimin her aşamasında ona destek olacak, eğitecek, ürününe içerde ve dışarda pazar bulabilecek bir örgüt de yok. Devletin özgün bir tarım politikası olsaydı eğer, Türk çiftçisinin de, hem ulusal, hem de yerel anlamda gerçek bir 'tarımsal üretici kimliği' olacaktı. Bu mesleğin kimliksiz ve örgütsüz yapısı, ülke nüfusunun yüzde 46'sını oluşturmasına rağmen çiftçimizi asalak pazar ve hal mafyasına karşı dahi etkisiz kılmaktadır. Unutmayınız ki patates üreticisi, patatesin kilosunu 37, 38 bin TL'ye mal eder ama 20 bin TL'ye elinden alan tüccarla pazarlık etme şansı yok. Tüketici ise patatesin kilosunu 150, 200 bin TL'den alıyor. Çankaya'ya sığındılar ama... Elleri koynunda kalan, kendini öksüz ve savunmasız gören çiftçimiz, sembolik bir çuval patatesi alarak Cumhurbaşkanı'na sığınıyor. Bu davranışıyla çiftçimiz hâlâ kurtuluşu bilinçlenmede, teknolojik üretimde, planlı üretimde ve örgütlenmede değil, Cumhurbaşkanına sığınmada arıyor.
Ülkemizde her alanda devletin araştırma ve planlama birimlerinin etkisi bilinir. Ancak Tarım Bakanlığı'nın böyle bir birimi var mıdır (ki olması lazım), varsa nerededir, 5.5 milyon ton patatesi kim ektirdi, hangi pazara süreceklerdi, kim yiyecekti, ya da bu kadar patatesin üretimi çok mu gerekliydi? Bu sorulara birilerinin yanıt vermesi gerek. Bu üretimi teşvik edenler Türkiye'de işlenmiş veya işlenmemiş tarım ürünlerini büyük ölçeklerde muhafaza edecek soğuk hava depolarının bulunmadığını, en azından yetersiz olduğunu bilmiyorlar mıydı?
Devletin tarım alanındaki araştırma ve planlama birimleri, üretilen tarımsal mal ve hizmetlerin en ekonomik şekilde üretilmesini ve son zerresine kadar değerlendirilmesini organize edecek birimlerdir. Sadece bu yıl ve sadece patateste 200 bin hektarlık verimli tarım arazisinin bir yıllık getirisi, bu alanda kullanılan tüm tarım girdileri ve insan emeğine ek olarak, 1 trilyon yüz milyar TL. değerindeki patates ürününün heba olmasıyla karşı karşıyayız bugünlerde.
Dünyada patatesle en çok içli dışlı olan ülke İrlanda'dır. 1840'lardan sonra patateste başgösteren mildiyö hastalığı yüzünden İrlanda'lılar korkunç bir sefalet ve yoksulluk yaşamışlardır. Etrafı denizlerle çevrili bir ada ülkesi olmasına rağmen çürüyen patates kokusuna insanlar dayanamamışlardır. Bu olumsuzluklar sonucu Amerika'ya büyük göçler başlamıştır. Örneğin Başkan Clinton'da o tarihlerde göç eden İrlandalı bir ailenin soyundan gelmektedir. İrlandalıların bu tragedyasından çok anlamlı bir atasözleri çıkmıştır. Bu atasözleriyle "Evlilik ve patates şakaya gelmez" derler. Bunu niçin söylüyoruz? Bunu, ülkemizde patatesin şakaya alınmak üzere olduğunu gördüğümüz için söylüyoruz. Hülya Avşar'ı, Ebru Şallı'yı, Banu Alkan'ı patates tanrıçası yapsanız, onunla da kalmayıp heykelini Nevşehir meydanına dikseniz ne olur? Türkiye'nin tarımı kurtulacak mı? Etmeyin beyler. Çiftçimiz 1840'ların İrlanda'sındaki üreticilerin konumuna düşmek
üzere. İrlandalıların atasözüne kulak verelim; patates şakaya gelmez. Bu patatesin çürümesi, yüz binlerce çiftçi ailesinin kanının yerde kalması demektir. Aganigi naganigi tarzındaki erotik reklam arayışlarıyla milli bir servet olan ve çiftçimizin çürümeye terk edilen trilyonlarca liralık emeğinin üstünü örtmeyelim. Dalgaya almayalım. Bu ülkede tarımla ilgili bir reklam yapılacaksa planlı üretim, pazar ve fiyat politikalarının, çiftçinin mesleki bakımdan eğitilmesinin ve doğru dürüst örgütlenmesinin reklamı yapılsın ki, evlilikle patatesimiz aganigi naganigiye alınmasın.
Halil Öztoprak - Çiftçi
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|