Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar

24 Mart 2000

Milano'da karnaval

İtalya'ya bir kaçamak yaptım. Bunu kendimi bulmak, bir soluk almak ve dinlenmek için sık sık yapmalıyım.
İstanbul'da yaşamak insanı yıpratıyor. Bu şehrin öngörülemezliği beni tutkulandırıyor, heyecanlandırıyor, eğlendiriyor, canlı tutuyor ama inanılmaz bir şekilde de yoruyor. O zaman ben de sık sık ciddi ve sakin Milano'ma dönüyorum. Milano'nun özelliği belli saatler, değişmeyen alışkanlıklar ve her şeyi bıraktığım gibi bulmamın sağladığı güven duygusudur.
Bu Kurban Bayramı'nda da Milano'ya gitmeyi tercih ettim, biraz tek suçları 'kurbanlık' olmak olan hayvanlar üzerine kurulmuş ilkel şiddet sahnelerini görmemek için, biraz da bu seneki bayram, Milano
Karnavalı'yla çakıştığı için.
Karnaval, kökleri Roma Dönemi'ne uzanan, Hıristiyan dininin çok eski bir kutlamasıdır. Bir hafta sürer ve Paskalya'dan önce düşün ve dua ile geçirilen kırk günden sonra kutlanır. Karnaval boyunca eğlenmek, şarkı söylemek, dans etmek mecburidir.
İstenen bütün günahlar işlenebilir.
Bunun için geleneğe göre maske takılır veya tanınmamak için başka kılıklara bürünülür. Bu şekilde hayal gücünün yaratabileceği her türlü yaramazlık yapılabilir.
Bu zamanda yaramazlık yapmak için maskeye pek ihtiyaç yok. Ama gelenekten, karnavalda tüm çocuklar, yetişkinler, hayvanlar kendilerini hoşa giden, özenilen, korkutan ve etkisiz hale getirilmek istenen bir şekle sokmak için bu fırsattan faydalanırlar. Böylece Milano'nun gri sokakları canavar kılığına girmiş çocuklarla, ellerinde oraklarla ecel kılığına girmiş yaşlılarla, Amerikan komandosu kılığında çekik gözlü insanlarla, Nazi üniformalı zencilerle, kadın kılığında erkeklerle (ve tersi) renklenir. Ayrıca politikacıların maskeleri, kolkola girmiş Pepsi ve Coca Cola şişeleri...
Ben alışkanlıklarıma bağlı biri olarak bu sene de annemin dolabından her sene ayrıntılarla daha da zenginleştirdiğim (bu sene şapkama mavi-yeşil sümüklü böcekler ekledim) benim o meşhur cadı kostümümü aldım. Süpürgemi ve beni rahatsız edenlere püskürtmek üzere yeşil spreyimi de almayı ihmal etmedim tabii. Biri maça ası, diğeri kovboy kılığındaki iki arkadaşımla Duomo Meydanı'na kargaşaya katılmaya gittik.
Kabul etmeliyim ki renkli köpükleri püskürtmek ve konfeti atmak eğlenceliydi. Kremalı tatlılar, köpüklü şarap... Kahkahalar... Çok eğlenceli... Ama... Ama eğer her adım başı, her köşede bizi üzücü gerçeğe çekercesine iskelet kılığında, üzerlerinde 'Ben AIDS'im ve aranızda yaşıyorum' yazan, Benetton'un renkli prezervatiflerini dağıtan gençler, üzgün ve ölüme değgin bu figürler, tüm bu neşenin arasında olmasaydı...
Zaten gün geçmiyor ki İtalyan televizyonları ve gazeteleri bu hastalıktan söz etmesinler. Reklamlarda, sinemalarda, kilisede, diskoteklerin önünde... Hastanelerde tedavi için, gittikçe kalabalıklaşan yeni ve uzmanlaşmış bölümler açılıyor.
Okulları, ofisleri, fabrikaları kontrol altındaki hastaların çalışmasını kabul etmeye mecbur eden kanunlar tasarlanıyor. Sonuçta bu inkâr edilemez ve hafife alınamayacak üzücü bir sosyal gerçeklik. AIDS, tüm Avrupa'ya bulaşmış durumda.
O Milano Karnavalı gecesinde eve dönerken, kendimi hayatımın yarısını bu problemi tamamen çözmüş olan bir ülkede yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu düşünürken buldum. Ne de olsa bu konu hakkında hiç konuşulmuyor, adamlar prezervatif kullanmayı kesinlikle reddediyorlar, kimse kendine test yaptırmıyor...
Duşta yeşil saçlarımı yıkarken kendi kendime T.C. Sağlık Bakanlığı'na bir tebrik mektubu gönderip hiçbir sonuca ulaşamadan on beş seneden fazladır bu hastalığa çare bulmak için çırpınan zavallı ve kifayetsiz Avrupa Topluluğu'na Türk tıbbının bu hastalığı nasıl alt ettiğini anlatmaya davet etmeye niyetlendim.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.