|
24 Mart 2000
Bir kararın anatomisiRadikal'in 'Şu zihniyete bak' manşeti, cinsel suçlara beş bin yıldır hakim olan ataerkil anlayışı teşhir ediyor. TBMM üyeleri, sadece erkekleri değil kadınları da temsil ettiklerini hatırlamalılar FATMAGÜL BERKTAY
20 Mart 2000 tarihli Radikal'in 'Şu zihniyete bak' diyen manşetinin altında yer alan haber, eminim benim kadar başka birçok okuyucunun da tüylerini diken diken etmiştir. Habere göre, Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinin 12'si, küçük kızına defalarca tecavüz eden babaya, ilk mahkemenin verdiği 25 yıllık cezayı çok görmüş ve cezanın indirilmesini istemiş. Yargıçların, cezadan indirim yapılması isteğini dayandırdıkları gerekçe ise, "kızın, yardım istemediğine göre, rızası olduğu"! Neyse ki, Ceza Kurulu'nun geri kalan 13 üyesi, 'maddi şiddet ve baba olmanın manevi baskısı'nı göz önünde tutarak kararlarında direnmişler de cezada istenen indirim yapılmamış. Böylece, 2000 yılı Türkiyesi'nde, kadına yönelik egemen hukuk anlayışının, 5000 yıl öncesinin Mezopotamyası'na ya da Eski Ahit döneminin Yahudiliğine egemen olan fütursuz ataerkil anlayışla tıpatıp aynı olmadığını öğrenmiş bulunduk. Ama ne yazık ki bu kadarı, yüreklerimize su serpilmesi için yeterli değil!
Hukukun ataerkil niteliği, binlerce yıl geriye gidiyor. Nitekim, kadınlar ile çocuklar, çok uzun bir dönem boyunca, aile reisi erkeğin mülkiyeti ve mutlak egemenliği altında, özerklikten yoksun varlıklar olarak görüldüler. İÖ 3. binyıldan kalma bir metin, kadının kocasıyla tartışması halinde, dişlerinin, yanmış bir tuğla ile kırılabileceğini belirtirken; Hammurabi Yasası, babasına el kaldıran oğulun elinin kesileceğini buyurur (Mad.175). Aile reisi, karısını ve çocuklarını borç karşılığı rehin verebilirdi ve eğer borcunu ödemezse, bunlar borç köleleri haline gelebilirlerdi. Erkek, cezalandırılma konusunda da onları kendi yerine kullanabilirdi. Ama en ilginci zina ve tecavüz konusundaki hükümlerdir: Asur Yasası'na göre, evli bir erkek başka bir kadına tecavüz ettiğinde o erkeğin karısının 'onurunun kirletileceği', yani ona tecavüz edileceği ve kocasından boşanmaya mecbur bırakılacağı öngörülür (Mad.185). Böylece tecavüzcü erkeğin suçunun cezasını, suçla hiç ilişkisi olmayan bir kadın çekmiş olur. Gene Asur Yasası, bakire bir kızın ırzına geçilmesini, her şeyden önce, o kızın babasının mülkiyet ve ekonomik haklarına bir tecavüz sayar. O yüzden, evli olmayan 'ırz düşmanı'nın cezası, kızın babasına, 'bir bakire için ödenmesi gereken fiyatı, ödemek'ten ibarettir!
Kızlarına tecavüz eden babaya ise, sadece kent surlarının dışına çıkma cezasının verilmesi, ataerkil aile reisinin kendisine bağımlı konumda olan kadınlar üzerindeki gücünün çarpıcı bir örneğidir.
Kız çocuğun babanın mülkü sayılması, eski İbrani geleneğinde de çok belirgindir. Nitekim, Musa'nın 'On Emri' arasında, 'tecavüz etmeyeceksin' diye bir hüküm yer almaz. Sina Dağı'nda Musa'ya indirilen emirler arasında zina etmeyi ve komşunun karısına göz dikmeyi yasaklayanlar vardır ama, erkeğin kadına tecavüz etmesini yasaklayan bir emir yoktur! Yasa, kadını değil, ona 'sahip' olan erkeğin mülkiyet hakkını ve onurunu korumaktadır: Evli bir kadın tecavüze uğrarsa
-istediği kadar şiddete maruz kalmış olsun- erkek ile aynı ölçüde suçlu sayılır ve taşlanarak öldürülürdü. Erkek, bir bakireye tecavüz etmiş ve bu olay kent duvarları dışında olmuşsa, o zaman babaya belli bir para ödemek ve kızla evlenmek zorundaydı. Ama eğer olay kent duvarları içinde gerçekleşmişse, kız da erkekle birlikte taşlanıp öldürülürdü; çünkü burada kızın, tecavüze 'rıza gösterdiği' mantığı hâkimdi: "Bağırsaydı, duyulurdu. Duyulmadığına göre kızın rızası varmış!" Bu mantığın, bizim 12 yargıcımızın, 'mağdure ırzına geçilmesine direnmemiş, yanında yatanlardan yardım istememiş, demek ki rızası varmış' görüşünden ne farkı var?Medeni Kanun değişmeli Görüldüğü gibi, ataerkil ideolojinin kökleri öylesine derinlerde ki, değişmesinin çok uzun zaman alacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. Gene de bu durumun farkına varmak ve gerek gündelik davranışlardaki, gerekse kurumlaşmış yapılardaki erkek yanlılığını görmek çok önemli. Ama hepsinden önemlisi, Medeni Kanun değişikliğinin gündemde olduğu şu günlerde, hukuka içkin olan yanlılıkların farkedilmesi ve elbette değiştirilmesi! Türkiye Cumhuriyeti, binlerce yıllık ataerkil Ortadoğu geleneğine meydan okudu ve şeriatın yerine Medeni Kanun'u geçirdi. Ama söz konusu meydan okuma, kadınları gerçekten özerk ve özgür bireyler olarak kabul etme noktasına dek
ilerleyemedi ve Medeni Kanun'da da kadınlara karşı ayrımcı hükümler yer almaya devam etti. 1998'te kamuoyuna açıklanan yeni yasa tasarısı ise, önceki tasarılardan farklı olarak, eşlerin eşit haklara sahip olması ilkesini göz önünde tutuyor ve böylece, Türkiye'nin 1985'de taraf olduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nden doğan yükümlülükleri yerine getiriyor. Tasarı konusunda bazı kadın kuruluşlarının ve hukukçuların çeşitli (haklı) itirazları olsa bile, tasarının Aile Hukuku bölümünde önemli bir eşitlik getirdiği söylenebilir. Bu tasarının parlamento gündemine alınmış olmasına dayanarak Türkiye, BM Sözleşmesi'ne koyduğu (Medeni Kanun'daki eşitsizliklerden kaynaklanan) çekinceleri kaldırdı. Ama hemen hatırlamak gerekir ki, tasarı henüz yasalaşmamıştır ve yasalaşması konusunda da önemli zorluklar vardır. TCK'nın bakışı Üstelik Medeni Kanun'da gerekli değişiklikler yapıldığı zaman da, sorun çözülmüş olmuyor; çünkü Ceza Kanunu, Medeni Kanun'un kadını özerk bir birey olarak değil de, ataerkil ailenin bağımlı bir üyesi olarak gören anlayışını paylaştığından, kadını öncelikle babanın ve kocanın mülkiyetinde ve sorumluluğunda görüyor. Örneğin, 'kız ve kadın kaçırma' ile ilgili 429. madde, kadının evli ya da bekâr olmasına göre kaçırana farklı cezalar verilmesini öngörmekte; 433. Madde ise, kaçırılan kadının iradesine -rızasına!- bakmaksızın, kaçırmanın evlenme niyetiyle yapılması halinde cezada indirim yapmaktadır. (Bu 'rıza' meselesinin her durumda kadının aleyhine işlemesi başlı başına ilginçtir!) Bu maddelerde egemen olan anlayış, tıpkı eski İbrani yasalarında olduğu gibi, kadını baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. halinde kendisinin değil, ona 'sahip' olan erkeğin mağdur olduğunu kabul eden ataerkil anlayıştır. Ceza Kanunu'nun 423/1 maddesinde, ırza geçme eyleminde 'kızlık bozma'nın koşul olarak konmuş olması, ya da 453. maddede 'şerefini kurtarmak için' doğurduğu çocuğu öldüren kadına ve yakını kadının 'haysiyet ve namusunu korumak için' yeni doğmuş çocuğu öldürene, diğer öldürme olaylarında verilen cezaların çok altında ceza verilmesi; ve gene madde 462'de 'adam öldürme ve müessir fiil'in, 'zina yaptığı ya da gayri meşru ilişkide bulunduğu şüphesiz bulunan ve yakını tarafından' işlendiğinde 1/8 oranında indirim öngörmesi, hep aynı erkek egemen bakış açısının ürünü ve 'örf-âdet ve gelenekler'e dayanılarak haklı çıkarılıyor. Söz konusu 'örf-âdet ve gelenekler'in ne anlama geldiği, kadını ne duruma düşürdüğü ise hukukun ve onu uygulayanların büyük çoğunluğunun umurunda değil. Değişimin manivelası Yukarıdaki örnekler, Türkiye'de devletin, özel alana müdahale edip yasal düzenleme getirdiği zaman erkek egemen düzeni koruduğunu gösteriyor; aynı sonucu, müdahale etmediği yerde de görmek mümkün. Nitekim, TCK'nın 'evlilik içi tecavüz' diye bir olguya hiç yer vermemesi, bunun çarpıcı bir göstergesi. Kanunun mantığına göre, karıkoca arasında evlilik ilişkisi bulunduğundan, koca karısının rızasına aykırı olarak -gene şu 'rıza!'- ve zorla cinsel ilişkide bulunmuş olsa bile, bu fiil suç oluşturmaz. Bunun nedeni, 'evliliğin kocanın karısı üzerinde tasarruf etme yetkisi verdiği (abç.), evliliğin karıya meşru birtakım vazifeler verdiği, bu vazifeler meyanında cinsi münasebete rıza (abç.) göstermek olduğu, bunun da nedeninin evliliğin gayesi olan çocukların hasıl olması suretiyle bir ailenin vücudu' olduğunun kabulüdür. Dolayısıyla, karıkoca arasında oluşan 'cebren ilişki', 'bu gayeye bir vasıta olması dolayısıyla meşrudur' ve suç oluşturmaz.* Burada, ayrıca bir yorum yapmaya gerek olduğunu sanmıyorum!
Bütün bu iç karartıcı örneklerden sonra, olumlu bir noktaya değinerek bu yazıyı bitirme isteği, gerek yazar gerekse okuyucu
açısından herhalde anlaşılabilir bir şeydir;
o nedenle, 1998'de kabul edilip yürürlüğe giren 4320 sayılı 'Ailenin Korunmasına Dair Kanun'a kısaca değineyim. Bu yasa, yukarıdaki anlayıştan farklı olarak, genel gerekçesinde, 'aile içi şiddetten mağdur olan kadını koruyucu yasal tedbirlerin alınması zorunluluğunu' vurgulamaktadır. Yasaya göre, kadının mahkemede şiddete uğrama ihtimalini kanıtlama yükümlülüğü bulunmaması, mahkemenin şiddet uygulayan eşe 'eve yaklaşmama' tedbir cezası verebilmesi ve tedbire aykırı davranışta bulunulması halinde kusurlu eşin tutuklanacağını öngörmesi, yeni bir bakış açısının ürünü olan önlemler. Sulh hukuk mahkemesine yapılacak başvuruların harca tabi olmamasının nedeni olarak da, 'bu tür işlemlerin kadına mali külfet getirmemesi'nin belirtilmesi de ayrıca önemli. Burada, toplumsal ve ekonomik olarak kadın ile erkek arasında farklı bir güç ilişkisi olduğu ve bu güç ilişkisinde 'aşağı' olan tarafın korunması gerektiği kabul ediliyor.
Ulusal ve uluslararası kadın hareketinin etkisini yansıtan bu yasa önemli ama, uygulamadaki etkinliği, hep bildiğimiz gibi, toplumsal ve kültürel etkenlerin, Radikal'in manşetindeki 'zihniyet'in değişmesine bağlı. Gene de, yasaların toplumsal değişim açısından bir manivela rolü oynayabileceği ve Türkiye dışındaki Ortadoğu ülkelerinin neredeyse tamamının kendi iç hukuklarında böylesi bir değişiklik yapma kaygılarının bile bulunmadığı göz önünde tutulduğunda, bu tür gelişmelerin küçümsenmemesi gerektiği de açık. Dolayısıyla bizler, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda, kadınların insan haklarını gözeten o bir oy farkının önemini biliyor ve yeni Medeni Kanun tasarısı önlerine geldiğinde, Meclis'teki vekillerin, yalnızca erkekleri değil, kadınları da temsil ettiklerini hatırlamalarını istiyoruz.
Doç. Dr., İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi
* Vural Savaş S. Mollamahmutoğlu, 'Türk Ceza Kanunu'nun Yorumu', Ankara, 1995,III, 3592; akt. Vesile Sonay Daragenli, 'Ceza Kanunumuz ve Kadın', yayımlanmamış makale, İÜ Hukuk Fak., 1999.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|