Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar

Londra solu

İngiltere'de İşçi Partisi ya da kendi deyimleriyle 'Yeni' İşçi Partisi son seçimi kazandığında, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, "Sol, Avrupa'da yeniden seçim kazanmaya başladı," denmişti. Bu, İspanya dışında genellikle böyle devam etti; kısa zaman içinde, Avrupa'nın kalbini oluşturan Fransa ve Almanya'da da seçimleri sol kazanarak sağın epey uzun sürmüş iktidarına ara verdi.
O sıra ben solun 'kazandığı' fikrinde değildim ve bunu yazmıştım. 'Sol kazandı' demekten çok 'sağ kaybetti' diyecek bir durum vardı. Onca yıllık sağ iktidardan sonra, kim olsa kazanır. Ama bundan önemlisi, 'onca yıl'dan sonra, yeniden iktidara gelmeyi başaran 'sol'da bir ortaklık olmamasıydı. Birleşik Krallık'ta 'yeni' bir sol vardı. Ancak buna bakarak, 'sol' diye tanıdık bir şeyi görmekte güçlük çekiyorduk. Haksızlık etmeyeyim - üstelik böyle genellemelerle konuşmak her zaman haksızlık etmektir - üç yıllık iktidarında İşçi Partisi'nin şimdiden başarılı olduğu ve umarız daha da başarılı olacağı alanlar var. Ama 'başarı' başka, 'sol' başka! Bunu der demez, ürktüm, 'solsa zaten başarılı olmaz / başarılıysa solcu olamaz' derin inancını yüzeye çıkartmaktan. Neyse, şaka bir yana, İşçi Partisi kendi açısından şöyle yapıyor, böyle yapıyor - ve yapsın - ama bunlar bana bugün dünyada solun ne olması gerektiği konusunda fazla ipucu vermiyor.
Öte yandan, Fransa'ya bakınca, bugün dünyada solun ne olmaması gerektiği konusunda epey ipucu alıyorum - ya da burada da haksızlık etmeyeyim, galiba Fransa'nın muhafazakar sol iktidarı bürokrasiye uyup kendi vaat ettiği programı uygulamaktan vazgeçti de, bu ülkeden fazla felaket haberi gelmiyor.
'Sol' adı altında o, bu, şu ve öteki varken, demagojik - ajitatif amaçlarla konuşmuyorsanız, "Avrupa'da sol yeniden iktidara geliyor" demek çok anlamlı değil. Çünkü solun ne olduğu henüz belli değil. Daha epey bir süre de belli olmayacak herhalde.
Şu günlerde - geçen hafta - Blair'in İşçi Partisi önemlice bir şamar yedi. Ama bence şamarın 'yönü'de önemli, çünkü 'sol'dan geldi.
Allah uzun ömür versin, Margaret Thatcher'ın memleketine iyilik etmek için ortadan kaldırdığı şeylerden önemlice biri belediyelerdi (bir başkası da 'sağlık' sistemi). Thatcher yalnız 'sosyal devlet'in değil, yaklaşık Gladstone'dan beri Tory olmayanların İngiltere'ye soktuğu yabancı adetleri kazımak için az uğraşmadı.
Uzatmayayım, asıl konu Thatcher'ın o dönemdeki saldırısının kurbanı, ama belki aynı zamanda başlıca nedeni, Londra Belediye Başkanı (İşçi Partili) Ken Livingstone. Livingstone yeniden aday olmuştu. Ama partinin yeni başkanı Blair bundan memnun kalmadı. Pek 'temiz' sayılmayacak bir dizi uygulama başladı ve sonunda Livingstone partisinden istifa edip seçime bağımsız aday olarak girmeye karar verdi. Ve herkesi takıp seçildi.
'Karar verdi' diyorum ama partisi de başka çare zaten bırakmamıştı. Neden acaba? Başkanlığı sırasında Livingstone'a 'Rod Ken' (Kızıl Ken) denirdi. Çok mu radikal ya da ortodoks ya da ne geldi Ken, partisine? Doğrusu buna da cevap bulamıyorum, çünkü belediye başkanlarının, seçime katılan birçok kişiye oranla çok daha geniş bir 'birey olma' ayrıcalıkları vardır. Livingstone da böyleydi, ama gerçekten 'aşırı' mıydı, şimdilik 'Labour'a göre çok mu 'sol'du? Kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Bence, hayır, sadece 'kendine özgü'ydü. Ama belki bu zaten başlı başına bir günahtır. Eskiden öyleydi, demek 'yeni'ler için de öyle.
Her neyse, bir yorum yapamayacağım şimdilik, ama yoruma gerek bırakmayan bir kesinlikle bunun Blair'in şimdiye kadar aldığı en ciddi darbe olduğunu söyleyebilirim. Londra bu! Solun en güçlü olduğu yerin Blair'e cevabı!


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.