Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar

Hamidiye'nin projektörü

İlkokuldayken, bütün öğrenciler gibi, yaz tatili yaklaştıkça içimdeki kıpırtılar artardı. Doğrusu şanslı çocuklarmışız. Ne seçme sınavları,
ne kurslar, ne de özel öğretmenler
karartırdı tatillerimizi. Yaz, oyundu.
Yaz, benim için ayrıca yolculuktu. Dersler sona erdikten bir süre sonra ninemle Eskişehir'e giderdik. Halil Dayılara. Küçük kardeşim Aykut da bizimle gelirdi. Narlı'dan posta treni bizi iki günde Eskişehir'e atıverirdi. Garda Halil Dayı, Muzaffer Abla. Bir faytona biner, Odunpazarı'nın yolunu tutardık. İki hafta boyunca Aydın'la, Aygün'le oyunun her türlüsünü oynar, sokaklarda koşturur, terledikçe de Kalabak suyuna saldırırdık.
İki hafta sonra trenle Bandırma'ya giderdik. Bir haftalığına. Ali Dayılara. Ali Dayı, ortaokul müdürüydü. Bize torpil yapardı. Geceleri okula gider, bir sınıfın penceresinden bahçedeki yazlık
sinemayı seyrederdik.
*   *   *

İlkokul ikinci ya da üçüncü sınıfta olduğum yıllar, 1945 ya da 1946 yazı. O yaşta İkinci Dünya Savaşı'nı nereden bileyim. Babamın aldığı dergilerden, Nakıp Ali'de gördüğüm filmlerden gamalı haçı tanıyorum, atom bombası diye bir şeyin savaşı sona erdirdiğini duymuşum, o kadar. Ama bir sıkıntının yavaş yavaş yok olduğunu seziyorum.
Yüzler biraz daha gülüyor gibi.
O hava içinde Bandırma'ya bir haber yayıldı: Hamidiye zırhlısı gelecekmiş o gün. Geceleyin projektörle kenti aydınlatacakmış. Bu büyük olayı daha derinden yaşayabilmek için evlerin ışıklarını söndürmemiz uygun olurmuş. Böylece, projektörün gücünü daha iyi anlayabilirmişiz.
Birkaç saatimiz projektörün ne olduğunu araştırmakla geçti. Bunun ne menem bir silah olduğunu korkuyla düşündük durduk. Neyse, sonunda Ali Dayı projektörü anlattı da içimize su serpildi.
Yıllar sonra Fellini'nin 'Amarcord'unu seyrederken bir sahnede o gün geldi aklıma. Riminililerin transatlantiği görmek için kayıklarla, motorlarla denize açıldığı sahnede. Biz de Hamidiye'nin projektörünü aynı heyecanla beklemiştik. Işıklar söndürülecekmiş. Işıklar hiç yakılmadı ki! Bütün Bandırma, açıkta demirlemiş Hamidiye'den patlayacak güneşi bekledi karanlıkta. Saat sekiz oldu, dokuz oldu... Tık yok. On... On birde umudumuzu kestik. Eller elektrik düğmesine uzanacağı sırada, Hamidiye'den bir ışık belirdi. Projektör şöyle altmış saniye kadar göğü hafifçe taradı. O kadar.
El fenerinin hallicesi. Ama hepimiz coşkuya kapılmıştık bir kere, evlerden, sokaklardan, açık hava kahvelerinden çığlıklar yükseldi. Avuçlarımız patlayıncaya kadar bilmiyorum neyi alkışladık.
*   *   *

Aykut, babama poşuyla agel aldırmıştı. Nereye gitse onları da götürüyordu. Hamidiye olayının ertesi günü Ali Dayı'nın oğlu Duran'la birlikte Aykut'a Aysel Abla'nın beyaz elbisesini giydirdik, omuzuna poşuyu, kafasına ageli sardık. Duran, aşağı inip komşu pastacının kızına, "Bizde bir Arap şeyhinin oğlu kalıyor," dedi. Bir de fayton çağırdı. Haber, Hamidiye'nin projektöründe olduğu gibi, hemen yayıldı. Biz üç çocuk faytona bindik. Şehir turu atıyoruz. Arkamızda inanılmaz bir kalabalık. Bütün Bandırma peşimizde. Herkes gizemli Arap şeyhinin oğlunu konuşuyor. Ali Dayı, akla hayale gelmez soruları yanıtlamaktan perişan oldu.
*   *   *

Bandırma'daki son günümüzde rıhtımda büyük bir geminin yanına gittik. 'Anafartalar'ın. Hayran hayran gemiyi inceliyorduk. Güvertede bir adam gördü bizi. Yanına çağırdı. Durur muyuz, hemen çıktık. Adam geminin telsizcisiymiş. Bize 'Anafartalar'ı gezdirdi. Aykut'un sırtındaki elbiseye takıldı sonra. "Ne güzel bir şey bu," dedi.
"Kumaşı babam dokutuyor," dedi Aykut. "Kendisine söylerim, sana gönderir."
Adresini istedi telsizciden. Telsizci, gülerek, iş olsun diye, adını, adresini yazdı, verdi.
Antep'e dönünce babama anlattık olayı. Babam, "Madem söz vermişsiniz, gönderelim" dedi. Özel olarak dokuttuğu beyaz gandi kumaşından bir takım elbiseliği paket etti, Aykut'un adına telsizciye gönderdi.
Bir ay kadar sonra postacı koca bir paket getirdi Aykut'a. Heyecanla açtık. Harika bir gemi maketi. Telsizciden teşekkürlerle...
Bu tür ilişkilerin günümüzde de var olup olmadığını düşünüyorum da, Villon'un ünlü dizesi geliyor aklıma: "Ama nerde bıldır yağan kar şimdi?" Acaba nerelere düşüyordur?

Sadece yapaylık kaldı
Yeşilçam'ın altın çağında yönetmenler öykü anlatıyorlardı. Çoğu akıl sır ermez masallardı bunlar. Devlerin yerini taş yürekli fabrikatörler, Kül Kedileri'nin yerini kör şarkıcılar almıştı. Senaryolar, saflıkla şaşkınlık arasında gidip gelen mekiklerce dokunmuştu. Hiçbir şey bu dokuya aykırı değildi. Oyuncular kızgın görünmeleri gerektiğinde kaşlarını öyle bir çatıyorlardı ki, görüntü yönetmenlerinin bile ödü kopuyordu. Sevindiklerinde attıkları kahkahalar sinema salonlarının dışına taşıyordu.
Pek insan yoktu ortada. Olaylar vardı. "Ahmet, Ayşe'ye âşık olsun. Sonra namus uğruna birini öldürüp hapishaneye düşsün. Mahallenin meyhanecisi Ayşe'yi kaçırsın. Ayşe dama çıkıp kendini aşağı atmaya kalksın. Tam o sırada, hapisten kaçan Ahmet yetişip Ayşe'yi kurtarsın. Bakkal Rıza, asıl katilin meyhaneci olduğunu polise söylesin..."
Ne Ahmet, ne Ayşe, ne meyhaneci,
ne Rıza... Hiçbiri yaşamıyordu.
Olayları yaratmıyorlardı onlar.
Onları resimleyen çizgi-kişilerdi. Neredeyse her şey yapaydı.
Bütün bunlara karşın, bir sevgi vardı. Sinema sevgisi. Yeşilçam'ı yaratanlar o sevginin ürünleriydi. Yapımcısından set işçisine kadar.
Beyazperdeden taşıp seyirciye akıyordu o sevgi.

*   *   *

Şimdi değişen ne var? Belki bir-ikisi dışında, Yeşilçam filmlerinin yerini alan televizyon dizilerinde aynı masalcılık sürüp gitmiyor mu?
Değişen bir şey var. Yeşilçam'ı bağışlatan, bir yerde onu sevimli kılan saflık uçmuş, yok olmuş. Sevgiyle birlikte. Kala
kala sadece yapaylık kalmış.
O dizilere gözüm takıldıkça
Ahmet Tarık Tekçe'leri, Vahi Öz'leri, Turan Seyfioğlu'ları, Pola
Morelli'leri daha bir arıyorum.

'Aslan gibi çocuk'
Bu yazıyı Galatasaray-Arsenal maçının hemen bitiminde yazıyorum. Aklıma sevgili bir tiyatrocu dostumun, Ayberk Çölok'un tiyatroyla hiç ilgisi olmayan bir anısı geldi. Onu aktarayım.
Ayberk'in yakın akrabalarından bir kızı Galatasaraylı futbolcu Bülent'e istemişler. Aile Ankara'da. Bülent'i tanımıyorlar. Ayberk'i görevlendirmişler.
"İstanbul'a git. Araştır bakalım, bu Bülent denen çocuk ne biçim bir adamdır," demişler.
Ayberk atlamış otobüse. Doğru İstanbul. O gün Galatasaray'ın Dolmabahçe'de bir maçı var. Almış biletini, maça gitmiş. Doksan dakika Bülent'i seyretmiş.
Maç biter bitmez de hemen Ankara'ya dönüp raporunu vermiş:
"Bülent'i gördüm. Aslan gibi çocuk. Mert. Babayiğit. Gözünü budaktan sakınmıyor. Kızı verin."

*   *   *

Bülent, Ayberk'in yüzünü kara çıkartmadı. 'Aslan gibi çocuk'luğunu Kopenhag'da sakat omuzuyla 'savaşarak' kim bilir kaçıncı kere kanıtladı.

Kare As/Sinema
Orhan Uğur yazar. Ama onu bu sayfa okurlarının çoğu tanımaz sanıyorum, çünkü bir at yarışı yazarı. Ayrıca, At Yarışı Yazarları Derneği Başkanı. Yıllarını geçirdiği TRT'den emekli olunca kendini bütün bütüne bu işe verdi. Bir yarış gazetesi bile yayımlıyor. Sanatla hep iç içe yaşadı. 'Kare As'ı da bunun bir göstergesi bence:

  • Rüzgâr Gibi Geçti (Gone With The Wind) Victor Fleming
  • Kazablanka (Casablanca)
    Michael Curtiz
  • Dişi Kartal
    (Johnny Guitar) Nicholas Ray
  • Titanik (Titanic) James Cameron


    Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.