![]() |
Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar |
Yaşamak hatırlamaktır Beni Zülfü keşfetti Geçen hafta 'Ben Öldükçe Yaşarım' ile 'Nikâhsızlar'da nasıl oynadığımı yazmıştım. Perdede görünmemle yok olmam bir oluyordu. Işık hızıyla geçip giden rollerdi bunlar. Olsun. İlkokuldaki öğrencilerimin gözünde dünyanın en büyük sanatçısıydım ya, bu bana yeterdi.Tek diyebileceğim sinema serüvenimi 'Sis'te yaşadım. Zülfü (Livaneli) 'Yer Demir Gök Bakır'ı çekmişti. Bir akşam takıldım ona. "Yazıklar olsun," dedim. "Şu filmde beni oynatmadın ya..." "Bundan sonraki filmimde oynar mısın?" diye sordu. Laf olsun işte... "Oynarım" dedim. "Söz mü?" "Söz." Aradan uzun zaman geçti. Günün birinde kapı çalındı. Bir adam. Elindeki koca zarfı uzattı: "Zülfü Bey gönderdi." Zarfı açtım. Bir senaryo. Kapağında 'Sis' yazıyor. Altında 'Savcı: Ülkü Tamer'. Bir de not: İki gün sonra sabah 9.00'da eski Sultanahmet Cezaevi'nde olacakmışım. Senaryoyu okudum. Senaryo da, rol de iyi güzel de, benim oyunculukla ilgim kalmamış. İlgim olduğunda bile, tiyatrodayken, kendimi hiçbir zaman oyuncu olarak görmemiştim zaten. Berbat bir oyuncuydum. Günün birinde Altan'a (Erbulak), "Tiyatroyu bırakıyorum," demiştim. "Neden?" diye sormuştu. "İyi oyuncu değilim de ondan." Yanaklarımdan öpmüştü Altan. "Yahu" demişti, "öyle birinci sınıf değilsin, ama senden beter nice oyuncular var. Hepsi de başrol oynuyor, kendini Laurence Olivier sanıyor. Kötü oyuncu olduğunu söyleyen birine ilk rastlıyorum." Zülfü'ye telefon açtım hemen. "Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?" dedim. "Koskoca rol. Ben bunu oynayamam. Kendimi de, seni de rezil ederim." "Oynarsın," dedi Zülfü. "Beni bağışla." "Olmaz," dedi, "söz vermiştin, unuttun mu?" Doğru. Söz vermiştim. Her yanımı soğuk ter bastı. Telefonu kapattım. Başladım rolü çalışmaya. Bir yandan da, "Keşke eski Yeşilçam usulü olsaydı," diye düşünüyordum. Bir zamanlar oyuncular, değil senaryoyu okumak, konuyu bile bilmezlerdi. Giderlerdi sete, yönetmen ne diyorsa onu yaparlardı. "Sağa bak, sola bak, gül, koşarak çık..." Yönetmen bir gün Filiz Akın'a, "Yere bak, bağır," demiş. Filiz Akın yere bakmış, bağırmış. Çekimden sonra akıl edip yönetmene sormuş: "Neden bağırdım?" "Yerde babanın ölüsünü gördün de ondan." Sultanahmet'teki ilk gün bayağı zorlandım. Oysa sahne kolay, Rutkay Aziz'le ayaküstü konuşacağız. Zülfü sabır küpüymüş meğer. Serde dostluk da var. Gülümseyerek, "Oluyor, oluyor," dedi boyuna. Ama sahneyi de kırk kere tekrar ettirdi. İkinci gün kameraya ısınmıştım artık. Bağırıp çağırdığım, tutuklu gence tehditler savurduğum bir sahne. Üç provayı yeterli gördü Zülfü. Artık gerçekten mi yeterli görmüştü, yoksa benden bütün bütüne umudunu kestiği için mi boşuna vakit yitirmek istememişti, orasını bilemiyorum. Çekim yapıldı. "Stop" komutundan sonra yanıma geldi Zülfü. Yanaklarımdan öptü. "Geçmiş olsun," dedi. Güldüm. "Asıl sana geçmiş olsun." Aynı akşam Atıf Yılmaz'a rastladım. "Büyük bir fırsat kaçırdın," dedim. "Ne oldu?" diye sordu. "Ne olacak," dedim. "Beni senden önce Zülfü'nün keşfetmesine izin verdin." Kare As/Sinema
Kendi kendisiyle dalga geçmeyi sevdiği için öyle diyordu. Eskiyi gördü, değerlendirdi, sevdi. Ama hiç eskimedi. Hep çağdaş kaldı. Mina Urgan'ı ne zaman tanıdım, hatırlamıyorum. İstanbul'da değilse bile, Bodrum'da, Azmakbaşı'nda yıllarca neredeyse her yaz boyu sohbet ettik. Ahtapottan, orfozdan, hünkârbeğendiden, Shakespeare'den, Fielding'den konuştuk. Yaşama en ince ayrıntısına kadar sevgiyle bağlıydı. Son noktasına kadar. Bu bağlılığını kendi yaşamının son noktasına kadar da sürdürdü. Mina Urgan dünyanın en hoşgörülü insanlarından biriydi. Ama kendi ilkelerinin yılmaz savunucusu, gözü pek savaşçısıydı. İnançlarından ödün vermek nedir bilmezdi. Onunla ayaküstü iki dakika çene çalan biri bile 'kişilik' nedir, somut biçimde görürdü. Derin kültürünü, edebiyat bilgisini, dünya görüşünü, gündelik yaşam biçimini bir potada eriterek harcını yapmış, sapasağlam bir yapı olarak çıkmıştı ortaya. Artık benzerine pek rastlamadığımız bir 'yerkuşağı' gibi. Dinozorların değil, galiba Mohikanların sonuncusuydu. Bir Gün Ben Tiyatrodayken... İzmir'de fuar bahçesinde oynuyoruz. Bizim oyunculardan biri, ansızın İstanbul'a döndü. Rolü pek uzun değil, ama önemli. Üçüncü perdenin sonunda giriyor, oyunun gidişini birdenbire değiştiren açıklamalarda bulunuyor. Bu yüzden çıkaramayız. Birini bulup oynatalım dedik. Bahçenin büfesinde çalışan pırıl pırıl bir delikanlı, Yunus, geldi yanımıza. "Muammer Bey, izin verin, ben oynayayım" dedi. "Rolü biliyor musun sen?" dedi Muammer Bey. "Biliyorum," dedi Yunus, "her gece seyrettim." Bir prova yaptık. Harika. Gelen gideni hiç mi hiç aratmıyor. O gece oyunun başında sahne arkasından bir gümbürtü duyduk. Bir şeyler yuvarlandı. Üstünde durmadık. Oyunu sürdürdük. Üçüncü perdenin sonunda Yunus girdi. Bir eli ceketinin iç cebinde. Rolünü öyle oynadı. Oyun bitti. Selam verip sahne arkasına geçtik. Muammer Bey, "Niye öyle oynadın?" dedi Yunus'a, "İç cebinden tabanca çekecekmiş gibi." Yunus, "Hocam" diye inledi, "oyunun başında sahne arkasında düştüm. Kolum kırıldı. Keyfiniz kaçmasın diye bir şey söylemedim." Hemen hastaneye götürdük Yunus'u. Kolunu alçıya aldılar. Delikanlı, turne sonuna kadar alçılı kolla oynadı. Sonra da heyetin değişmez elemanı olup bizimle İstanbul'a geldi.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. |
|