Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar

Reform

Son günlerde, ülke içinde ve dışında, Türkiye'nin AB'ye üyeliğini hedefleyen çalışmalarla ilgili değişik toplantılar düzenleniyor. Bunlardan, basına yansıyan notlara bakıldığında, kuvvetle vurgulanan bir reform önerisiyle karşılaşmak mümkün: Hukuk reformu.
Nitekim bir süre önce, AB üyesi ülkelerin Portekiz'de gerçekleştirdiği zirve toplantısı sonucunda da, Türkiye, aynı yönde ve biraz uyarı yollu bir sonuçla karşılaşmıştı: İnsan hakları, adli sistem ve hukuk alanındaki reformlar geciktirilmesin.
Hukuk eğitimi almış olanlar için Türkiye'nin bir hukuk reformunu gerçekleştirmek zorunda olması gibi ağır bir tavsiye ile yüzleşmesi, belki başlangıçta biraz anlaşılması güç bir konu gibi gözükür. Zira Türkiye'nin 1920'lerin ikinci yarısında bu reformu gerçekleştirmiş olduğu, Cumhuriyet dönemi hukuk tarihinin belli başlı kilometre taşlarından biri olarak öğretilir.
Büyük ölçüde Avrupa hukuklarından iktibas yoluyla gerçekleştirilen bu reformun, Türkiye'nin dış ilişkileri bakımından da böyle kabul edildiğini gösterir örnekler bulmak zor değildir.
Bu örnekler hukuken de geçerlidir: 1926 yılının yaz aylarında, Midilli açıklarında bir deniz kazası meydana gelir ve bir Fransız ticaret gemisiyle çarpışan Türk şilebi batar. Türkiye'nin bu olaydaki can ve mal kaybından sorumlu tuttuğu Fransız gemisinin kaptanı, Türkiye'nin birkaç ay önce kabul ettiği ceza kanununa dayanarak yargılanır ve mahkûm edilir. Bir yıl sonra Fransa'nın Türkiye'ye karşı, dönemin Uluslararası Daimi Adalet Divanı önünde açtığı davada, Türkiye'nin savunduğu hukuki tez kabul edilir ve sonuçta uyuşmazlık sulhen çözülür.
Uluslararası hukuk literatüründe Lotus davası olarak bilinen bu uyuşmazlıkta, Divan tarafından Türkiye hukukunun hiç sorgulanmadığı ve konunun, sadece, uluslararası hukukta devletler için tanınan yetkiler bakımından değerlendirildiği bilinir.
1920'lerin sonlarından günümüze çok zaman geçti. Ve ulus inşaası döneminin uygulamaları, bir dünya savaşı, Türkiye'nin uluslararası topluluğa dahil olma gayretleri, Soğuk Savaş yıllarının ülke içindeki etkileri, darbeler, PKK ile silahlı mücadele, bir şekilde hukuka da fatura edildi.
Ama herhalde, Türkiye'nin son yirmi yılı, 12 Eylül yönetiminin icraatı ve bunun kalıcı etkileri ve hemen ardından PKK ile silahlı mücadele tarzı bakımından, Türkiye imajının epey irtifa kaybetmesi için yeterince aracın bulunmasını hiç zorlaştırmadı.
İletişim araçlarının güçlenen etkisi, Soğuk Savaş etkeninin gitgide zayıflaması ve sonrasındaki dönemin alt kimlikler zeminindeki çarpışmaları yine 'nasıl bir hukuk?' sorusunu ön plana itti. Turgut Özal'ın, 1987'de, o dönemdeki Avrupa Topluluğu üyeliği manevrası bağlamında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin bireysel başvuru hakkını tanıması ve 1990'da da Divan'ın yetkisinin tanınmasının sonuçları da, elbette 1990'lı yıllarda ilk ürünlerini vermeye başladı. Bunda da şaşırtıcı bir şey yok.
Türkiye bugün, yeniden bir hukuk reformu beklentisi ile karşı karşıya. Türkiye'de, buna karşı yükseltilen ve bazı 'yetkili' çevrelerden gelen sesler arasında, bu söylenenlerin bazısının doğru, bazısının abartılı ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığı, bu konuda bir iyi niyetin mevcut olmadığı gibi yakınmalar duyuluyor.
İyi niyet, hukukta da çok önemlidir. Hatta aksi kanıtlanmadığı sürece, tüm hukuki ilişkilerde bir iyi niyetin bulunduğu varsayılır ve bu, yine hukuk tarafından korunur. Bu eleştiri konularıyla ilgili temel sorun da buradadır. Türkiye'nin son 20 yılı, objektif anlamıyla bu iyi niyetin söz konusu olmadığı yıllar olarak geçti. Zira bu ilke ışığında değerlendirilmesi gereken bazı gerçeklerin
neler olduğu dahi hâlâ bilinmiyor ve bilinmemesi için büyük gayret sarf ediliyor.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.