Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
3 Temmuz 2000

Tagor'un kemikleri

Taksim'de, Kültür Sarayı'nın temelleri atılacak. (Şimdiki AKM'nin) Kim bilir hangi yıl? (Belki de Milattan Önce). Milliyet gazetesindeki stajyer muhabirliğimin yanı sıra, üstelik bir de stajyer solcuyum. O günlerde Kültür Sarayı'nın yapılmasına karşı olan kampanyaya nasıl da kaptırmışım kendimi. Zap Suyu'na köprü yapmak varken, neden İstanbul'a Kültür Sarayı? Çok mu ihtiyacımız var yani? Ağabeylerim, "Kültür Sarayı'na hayır" kampanyası açmışlar imza topluyorlar. Benim de elime tutuşturmuşlar bir kağıt parçası, Milliyet'in (o zamanki Babıâli'deki binasının) koridorlarında dolaşıyorum bir imza bulmak için. Tarık Abi'yi yakaladım bir ara. Tarık Dursun K.'yı. Kâğıdı verdim eline. Şöyle bir baktı, "Git işine karanlık" dedi. "Böyle saçma sapan bir şeye benim imza atacağımı mı düşünüyorsun?" (O günlerdeki saçlarım ve sakallarım nedeniyle o bana 'karanlık', Halit Çapın ise 'kıllı' derdi).
Aradan üç beş yıl geçti. Stajyerlikten kurtulup muhabir olmayı başarabildiğim günlerdi. Aynı zamanda, Beklan Algan, Kerim Afşar gibi devlerin yanına yaklaşabildiğim günler. Bu arada Kültür Sarayı, bizim gibi ilkellere rağmen Taksim'de görkemli bir yapı olarak yerini almıştı. Kerim Afşar 'Cadı Kazanı'nı oynuyor. Ve bir gece o acı haber geldi. Afşar sahnedeyken yangın çıkmış. Gecenin bir saatinde, fotoğraf makinemi kapıp Taksim'e koştuğum zaman alev alev yanan o dev binayı görünce içim cız etti. O imza kampanyasının bir parçası olduğum için kendime küfrettim. İyi ki bu kadar kısa bir süre içinde bu değişime uğramışım.
Bir ükenin can damarlarından birinin, belki de en önemlisinin kültür olduğunu Eczacıbaşı Ailesi yıllardır kafamıza vura vura bize anlatmaya çalışıyor. Ama dinleyen kim? Anlayan kim? Ne yazık ki, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın Başkanı Şakir Eczacıbaşı, bu konuda verdiği onurlu savaşına omuz verecek bir desteği hâlâ arıyor .
Şakir Bey, hayalindeki projeyi gerçekleştirmek için yaklaşık 10 yıl önce kolları sıvamış. Ayazağa'daki ormanlık bölgede, 66 dönümlük bir arazide, 6 bin kişiye ev sahipliği yapabilecek çağdaş bir kültür ve kongre merkezi inşa edecek. Bu inanılmaz düşün, en çetin yollarını aşmış Şakir Eczacıbaşı. 85 milyon dolara mal olacak projenin temelleri, Süleyman Demirel'in desteği ile 1995 yılında atılmış. Kompleksin büyük bir bölümü Mesut Yılmaz hükümeti sırasında da desteklenerek hayata geçirilmiş. Ama gelin görün ki, kültüre en çok önem verdiği 'sanılan' şair Başbakanımız Bülent Ecevit, iktidarı ele alınca her şey allak bullak olmuş.
İstanbul Kültür ve Kongre Merkezi'nin yapımı şu anda tamamen durmuş bir halde. Şimdiye kadar 28 milyon dolar para harcanmış bu proje için. Ama bugünlerde, Ecevit hükümeti tamamen elini eteğini çekmiş, sanki sır olmuş, kaybolmuş ortadan. Eğer temmuz sonuna kadar 3 milyon dolar bulunamazsa müteahhit firma her şeyi yarıda bırakarak çekip gidecek. Bunca emek bunca para sokağa atılacak.
İnsanın aklına bazı sorular da gelmiyor değil bu hazin durum karşısında. Türkiye'de bir Kültür Bakanlığı ve onun bir bakanı var. (Var mı?) Eğer varsa neden susuyor? Onun da hakkını yemeyelim.
O, bugünlerde Devlet Tiyatrosu sanatçılarının televizyon dizilerinde oynamasını yasaklamak gibi önemli sorunlarla uğraşıyor. Bu ülkede basın var, televizyon var, onca yazar, onca yönetici var. Onların nelerle uğraştığı zaten malum. Peki sivil toplum örgütleri nerede?
Ama Türkiye'de bir de Başbakan var. Geçmişinde sanata, kültüre önem veren, Tagor'a hayran bir Başbakan. İçine düştüğü bu kısır döngü içinde, Tagor'un kemiklerinin sızladığını düşünüyor mudur acaba? Benim en merak ettiğim soru bu.

Bernard Shaw'dan
Silahlar ve kahramanları değil, düşünür kişilerin türküsünü söylüyorum ben. Dünyanın saklı dileğini bulmak için tasarılar kuran ve o dileği gerçekleştirecek araçları ortaya çıkarmak için araştırmalar yapan ve elde ettiği araçlarla o dileği yerine getirmek için girişimlerde bulunan insanların türküsünü... Bu kişilerden olmayan herkese, kendilerinden usandığımı açıkça söylüyorum. Can sıkıcı birer beceriksizdir onlar.
(Çeviri: Şakir Eczacıbaşı. 'Gülen Düşünceler' kitabından)

Herkesin geni kendine
Bu 'gen muhabbeti' inanılmaz hoşuma gitmeye başladı. Manken demet Demet Şener'e konuyu sormuşlar. "Ben ömrümün uzamasını çok isterim" demiş. "Böylece hayatta yapmadığım şey kalmaz". Süleyman Demirel'in bu konudaki fikri daha müthiş ve daha uhrevi: "Tanrı'nın elinde olanların değiştirilemeyeceği bellidir. Bu dünya zaman zaman insanoğluna dar gelir. Elle gelen düğün bayram" Ana fikri ben anlayamadım doğrusu. Vallahi Demet Şener daha açık konuşmuş.
Emel Sayın bu konuda çok hevesli "Yaşlanmayı hemen durduracak sihirli bir formüle ihtiyaç var. O formül için neyim var neyim yok feda etmeye hazırım. Bir yüzyıl daha kaset yaptığımı düşünsenize" diyor. İyi güzel de bizim günahımız ne?
Recai Kutan Beyefendi ise neredeyse çağa ayak uyduracak. Söyledikleri, FP'nin yeni imajına tıpa tıp uyuyor: "Cenabı hak Kuranı Kerim'de ilim öğrenmeyi ve araştırmayı emretmiş. Bu nedenle bu da ilmi bir çalışmadır. Mister Clinton da bu keşfi takdim ederken gene Allah'ın kudret ve kuvvetine atıfta bulunmuştur." Yani ne şiş yansın, ne kebap hesabı. Yine de 'bilim' demeye dili varmıyor da, 'ilim' diyor.
Ama en matrakları da DSP milletvekilleri. Yanıtlar aynen şöyle: Savaş Yazıcı: "Uygulama hemen başlasa da başta Genel Başkanımız Ecevit olmak üzere değerli büyüklerimiz yararlansa". Erol Al: "Başta Genel Başkanımız Sayın Ecevit olmak üzere tüm iyi insanlar uzun yaşamalıdır". Saray Alphan ise bu komedinin doruk noktasına varıyor yanıtında: "Sayın Bülent Ecevit'in beyninin onda birini kazanmak için ömrümün on yılını verirdim."
Bana sorarsanız, bu kadar yağcının milletin iradesini temsil ettiği bir toplumda yeterince yaşadım. Eğer onlarla hep birlikte yaşayacaksak, benden paso.

Namus uğruna
Bu konudaki gazete başlıkları kendimi bildim bileli hiç değişmez. "Namusu için öldürdü", "Namus Cinayeti" ve benzerleri... Geçenlerde yine böyle bir başlık gördüm bir gazetede: "Anneye namus kurşunu". Rize'de bir genç, öz annesini tabancayla vurarak öldürmüş. Gerekçesi hazır: "Annem fuhuş yapıyordu, başka çarem yoktu". Aslında bu zavallı bakış açısı için, bu genç adamı suçlamak haksızlık olur. O, yıllar boyu beynine şırıngalanan, ilkel, anlamsız bir 'namus kavramı' ile yetişmiş. Geleneklerden, eğitim sisteminden vazgeçtim, ya bu gazete başlıkları: "Namus uğruna", "Namus için", "Anneye namus kurşunu" diye bu ilkelliği pompalayan gazetecilere ne demeli? Şuna "Vahşi bir cinayet" diye başlık atsanız elinize kan mı bulaşır?
İşin acı tarafı, bu vurdumduymazlık, abilerine, ablalarına baka baka gençlere de bulaşıyor. Geçenlerde Bilge Egemen'in bir yazısı dikkatimi çekti. Kültürüyle, dünyaya bakış açısıyla pırıl pırıl bir genç kız Bilge. Yazılarını Milliyet'in ekinde keyifle okuyorum. Ama birkaç gün önce yazdığı bir izlenim doğrusu keyfimi kaçırdı. Tunus'a gitmiş. Orada, Galatasaray'a ve Tarkan'a gösterilen ilgiden, sevgiden söz ediyor. Tunuslu bir genç, Tarkan için "Ahh... Ahh... Bir de eşcinsel olmasa" diyormuş. Yazının başlığı da "Ah Tarkan Ah".
Tarkan'ın cinsel yaşamını nereden biliyorsun, nasıl böylesine eminsin Bilge? Emin olsan bile böyle bir şeyi Türkiye'nin en büyük gazetelerinden birinde neden deşifre ediyorsun, sana ne? Sen de mi namus bekçisi oldun? Daha yolun başında böyle 'ayrıntılara' dikkat etmezsen, medyanın vurdumduymaz kurtları arasındaki yerini alırsın sevgili Bilge. Ki ben bunu hiç istemiyorum.

Kara vicdanlı
Bir insanlık ayıbı aylardır sürüp gidiyor adliye koridorları ile demir parmaklıklar arasında. Pınar Selek genç bir kadın. Bir sosyolog. Yedi kişinin yaşamını yitirdiği Mısır Çarşısı patlamasını organize ettiği iddiasıyla aylardır yargılanıyor ve hapiste yatıyor.
Pınar Selek'in DGM'deki davası sırasında Adli Tıp patlamaya bir bombanın neden olduğu görüşünde rapor veriyor. Ama daha sonra bir polis memuru mahkemedeki ifadesinde Mısır Çarşısı'nda bomba patlamadığını söylüyor "Eğer patlasaydı 15 santimetrelik bir çukur açılırdı" diyor.
Komedi bundan sonra başlıyor. Mahkeme bu kez Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'na bir yazı daha gönderip, 'patlamaya bir gaz sıkışmasının mı yoksa bir bombanın mı neden olduğunu' soruyor. El cevap: "Bizim patlayıcı maddelerle ilgili karar verecek bir birimimiz yoktur". Böylece dosya, yine DGM'ye geri yollanıyor. Mahkeme heyeti, yeniden Adli Tıp Enstitüsü'ne, aynı soruyu içeren bir yazı gönderiyor ve yanıt beklenmeye başlıyor.
Bu arada sosyolog Pınar Selek hapishane köşelerinde çile doldurmakta. Genç kadının babası, aynı zamanda da avukatı olan Alp Selek, haklı olarak şöyle isyan ediyor: "Enstitü, daha önce patlamanın bir bomba nedeniyle gerçekleştiği şeklinde rapor vermişti. Yine aynı kararında ısrar edecektir. Bu adil olmayacaktır." Baba Selek, aynı zamanda enstitünün patlayıcı maddeler konusunda uzman olmadığını iddia ediyor ve Kimya Fakültesi öğretim üyelerinin bilirkişi tayin edilmesini istiyor. Ama mahkemenin kararı kesin: "Önce Adli Tıp Enstitüsü'nün ikinci kararı gelsin de sonra düşünürüz bu bilirkişi işini."
Bu arada Pınar Selek'in tutukluluğu sürüyor. Yazışmalar, dosyalar, bir yerlerden bir yerlere gidip geliyor. Hakimler, savcılar bazı kağıtları imzalayıp, bazı dosyaları inceliyor. Sonra dosyalarını kapatıp evlerine dönüp huzur içinde yaşamlarını sürdürüyorlar.
Bu arada Pınar Selek'in tutukluluğu sürdükçe sürüyor. "Ya ortada bir bombalama olayı yoksa?" diye kimsenin vicdanı sızlamıyor. Nasıl olsa asıl suçlu belli: Ağır aksak işleyen adalet sistemi.
Onun da zaten vicdanı yok. Sistemlerin vicdanı olur mu? Vicdanları olanlar ise sistemleri değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.