Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
12 Temmuz 2000

Siyaset kardesliği bozar

Türk cumhuriyetleri antidemokratik varlıklarını sürdürmek için Rusya'yla yakınlaşmayı tercih ediyor. Türkiye'nin bu ülkelerle ilişkilerinde aldığı mesafe, başlangıçtaki umutlardan çok uzak
AVNİ ÖZGÜREL
Cumhurbaşka-nı Ahmet Necdet Sezer, Hafız Esad'ın cenaze töreni için Şam'a ve KKTC'ye gidişleri sayılmazsa, ilk resmi ziyaretini yapmak üzere Bakü'de. Bu, Türkiye Cumhuriyeti'nin önceliklerinin Çankaya'nın kişisel tercih ve dostluk ilişkilerinden öte anlam taşıdığını gösteriyor.
Neden diğer cumhuriyetlerden biri değil de Azerbaycan denirse, bunun cevabı da açık: Aliyev, Türk cumhuriyetleri içinde, bütün eksiklerine rağmen, demokratik görünüm verme kaygılarına sahip tek lider.
Ancak bu ziyaret vesilesiyle zaman zaman dile getirdiğimiz bir tabloyu hatırlamakta yarar var:
SSCB çökerken Gorbaçov'un reformlarına direnen muhafazakârların başını, bizim o zaman esir şimdi özgür olduklarını varsaydığımız 'Türk cumhuriyetleri'nin liderleri çekiyordu.
Sonra neredeyse bir günde bu liderlerin hepsinin vahiy gelmiş gibi bağımsızlıkçı kesildiklerini de biliyoruz.. Tümü birden eski komünist partilerin sadece tabelalarını değiştirip edindikleri yeni sıfatlarla başına geçtiler. Bağımsızlık dediğin, bir bayrak, bir meclis, bir de marş deyip o eksiklerini giderdiler; kendi biyografilerini yeniden yazdırdılar. Ama biz sevinç çığlıkları
atarken onların gözü kulağı Moskova'daydı. Bu yüzden dış temsilcilik açmak, para basmak gibi, durumu sembolik olmaktan çıkaran adımların sonraya kalması fazla dikkat çekmedi; haklı çekingenliklerine verdik bu tutumlarını.
Liderler Türkçü, hatta Pantürkisttiler görünüşte. Konuştuklarında mangalda kül bırakmıyorlardı. Ama gerçekte öngördükleri, üst kimlik ifade eden her şeyin folklorik boyutta yaşanacağı bir yeni düzendi. Türk milliyetçisiydiler, ama bu, destan, türkü, halk oyunları, şölen, yerel kıyafet düzeyinde ifade edilmesi gereken bir şeydi. Keza İslamdılar, ama onun da ilahiyatı değil siyaseti ve hurafesi ilgilerini çekiyordu.
Özetle yapmak istedikleri, sosyalizmden arındırılmış ve yerel motiflerle süslenmiş yeni tip bir sovyet kurmaktı ve neticede de onu gerçekleştirdiler.
Yönetim mirası
Eski SSCB, yönetmek için bol bol halk,
otonom bölge, özerk cumhuriyet icat ederdi. Ondan geriye büyük oyunu kolaylaştırmak için çizilmiş hayali sınırlar, zayıf diller, bitmek tükenmek bilmeyen aşiret, cemaat çekişmeleri; üstelik farklılıklarını taassup halinde savunan ve bunu sağcılık, ırkçılık, İslamcılık adına yaptıklarına inanan topluluklar kaldı.
SSCB döneminde Moskova herkese asal sayı hissi veren çözümsüzlük tablosunun tek denge taşı olmanın avantajına sahipti. Türk cumhuriyetlerinin lider kadrosu da sanata dönüşmüş bu yönetim tekniği mirasından hareketle, siyasi yapıyı çelişkiler üzerine inşa etti. Ve hepsi aslında ülke çapında azınlıkta olan Rusların çoğunlukta olduğu başkentlerde kendilerini daha güvende hissederek, ordu yerine polis gücü, muhafız birliği kurarak hüküm sürmeye başladılar. (18. yüzyılda Rusya, Tatarlar içinde bir grubu Ortodokslaştırıp Krişin Tatarları denilen bu topluluğu jandarma olarak görevlendirmiş ve gerek Tatar gerekse Başkurd isyanlarını bastırmakta onları kullanmıştı..)
Bölgenin tarihsel olarak etkilendiği iki ülke vardı: Türkiye ve İran. Tahran, diliyle kültürüyle asırlarca etkisi altında tutmuş-tu bölgeyi. 'Dari' yani asil dil diye anılıyordu Farsça. Kuzey Hindistan Moğol İmparatorluğu'ndan Kokand ve Buhara emirliklerine (yıkılışı 1920) kadar devletlerin resmi dilleri Farsçaydı. Osmanlı bile doğuda Türkçe'nin geçerli olamayacağını kabullenerek Çin sarayıyla yazışmalarını Farsça yapardı. İngiltere ve Rusya doğuya gidecek resmi görevlilerine Türkçe değil Farsça kursları açıyordu. (*)
Aslında Türkiye'nin ve Türkçenin talihi 1501'den başlayarak İran'ın Şiileşmesiyle birlikte çok yavaş da olsa döndü. Orta Asya'da Şiilerin kâfir olup katledilmeleri gerektiğine veya köle olarak alınıp satılabileceklerine
ilişkin pek çok fetva yayımlandı. Ve neticede Sünni İslam'ın ilerleyişiyle Türkiye ve tabii Türkçe öncelik aldı. (Farsça günümüzde sadece İran ve Tacikistan'da tek, Afganistan'da da Peştu diliyle birlikte resmi dil) (**)
Türkiye'nin öncelik alışının bölgede ne manaya geldiği ise açık. Bu Orta Asya'nın ulus-devlet inşasında ve siyasi yapılanmada Ankara'yı model olarak görmesi demek.
Ama Ankara'da tek adama dayalı yönetim modelini bulamayınca liderler yüzlerini tekrardan Moskova'ya çevirdiler. Türkiye de karanlık faaliyetlere kapı aralayıp maceralara destek olduğu hissini vererek çanak tutunca süreç hızlandı.
Türkiye'nin bölgede görev yapan tüm büyükelçileri geçtiğimiz ay Ankara'daydı ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem onbeş yıllık gecikmenin ardından ilişkilerde kurumsallaşmadan söz ediyordu.
Cem'in kurumsal ilişki, yeni bir yaklaşım ve üslup derken neyi kastettiği şimdilik meçhul. Bunun Ankara'yı pratikte 'aman bize kızmasınlar' mantığıyla diktatörlüklerin desteklenip pekiştirilmesi çabalarına katkıya dönüşen ilkesizlikten kurtaracak bir dönemeç olduğunu söylemek için vakit çok erken. Türk Hariciyesi henüz 'Kafkasları okumaya' başlamış bile değil. Kaldı ki görev yaptıkları ülkelerde yerel Tükçeyi öğrenme ve farklı kesimlerle ilişki geliştirmeye direnen diplomatların bölgeyi nasıl ve kimden okuyacağı da belirsiz. Bu coğrafyada son derece önemli olan din faktörünün değerlendirilip proje geliştirildiğinin, hatta üzerinde kafa yorulduğunun işareti de yok. Türk dışişleri TRT'nin bölgeye yaptığı yayınlardaki saçmalıkların dahi farkında olduğu hissini uyandırmıyor.

Rusya'nın avantajı
Dünyanın önde gelen karapara izleme gruplarının hazırladığı listelerde ilk sıraları bu yeni cumhuriyetlerin aldığı biliniyor. Zira hepsinde çark, rüşvet ve komisyon üzerine kurulu durumda. Acemilik günlerini geride bırakan kadrolar, çoktan 'nakit uzmanı' oldular. Şimdilerde hepsinin bir İsviçre bankasında hesabı var. Ve uluslararası anlaşmalarda dahi artık sonucu belirleyen konu, paraların hangi bankaya hangi hesaba yatırılacağı..
Bu yönetici kadronun 'dilinden anlayan', hepsinin geçmişiyle ilgili ayrıntılı bilgiye sahip Rusya ortalığı toparlamaya kalktığında elbette en şanslı ülke olacaktı. O yüzden Putin'in gezileriyle netleşen tabloda şaşılacak bir yan yok. Ülke içindeki muhaliflerini baskılamak için daha çok silaha ihtiyaç duyan yönetimlerin, bu alışverişi denetim altında yapan Batı dünyası yerine, talepleri sorgusuz sualsiz karşılayan Moskova'ya yakın durmayı tercih edeceğinin de farkında. Bundan dolayı son zamanlarda imzalanan 'savunma işbirliği anlaşmaları'nın hepsinin ortak özelliği, silah alımlarında kolaylık ve gerektiğinde Rus ordusunun yardıma hazır olduğu taahhüdü.
Rusçanın ikinci resmi dil kabul ettirilmek istenmesinin amacı da, Türkiye'nin latin alfabesine geçiş ve dil birliği konusunda kat ettiği ciddi mesafeyi geri çevirmek. Liderler latin alfabesine geçme yönündeki kararı bağımsızlık heyecanının dorukta olduğu günlerde kabullenmekte acele ettiklerini şimdi anlıyorlar. Zira Latin alfabesine dönülmesi demek, Türk basınını, Türkiye'deki literatürü rahat takip edip anlayabilecek bir genç kuşak demek.
Her beş kişiden birinin polis veya güvenlik görevlisi olduğu, az sayıdaki giriş çıkış noktalarına karakolların kurulduğu başkentlerde yaşayan liderler ülke savunmasını Rusya'ya ihale edince rahatlayacaklarını düşünüyorlar. Oysa başlangıçta hepsi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Harp Okulları ve Harp Akademileri'nde eğitim almış subay kadrolara sahip olmanın, iyi donanımlı bir ordu kurmanın derdindeydiler. Keza Türk üniversitelerine çok sayıda öğrenci göndermek için de çırpınıyorlardı. Ama zamanla liderlerin hepsinde Türkiye'de yetişmiş askerin kendi iktidarları açısından 'ciddi tehdit' oluşturabileceği inancı yerleşti. Öğrencilerin de 'Türklük duyarlılığı' ve 'demokrasi mikrobu' alarak ülkeye döndükleri korkusu hâkim oldu. 'Türkiye bizim kuyumuzu kazıyor' kanaatine vardılar.
(*) 16. yüzyılda Türk asıllı Ali Şir Nevai'den, Mevlana'ya, Hint Müslümanlığının büyük ismi Muhammed İkbal'den ve Azerbaycanlı Mirza Ahundzade'ye kadar pek çok sanatçı ve düşünce adamının kullandığı dil olma özelliğini korudu Farsça.
(**) Şimdilerde Çin yönetimi Şia'yı Uygur Türklerine dönük hesapları içine alıyor ve ne Türk siyasetçilerinin ne de Sünni din adamlarının girmesine izin vermediği Sincan bölgesine, İran'ın mollardan oluşan resmi heyetleri için geziler düzenliyor.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.