Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Ağustos 2000

Ölen sözcüklere ağıt

talkan@media.ankara.edu.tr
Dil devrimi, kapitalistleşme ve uluslaşma sürecinde hemen bütün ülkelerde yaşanmıştır. Bizde de yaşanması zorunluydu. Yöneticinin Osmanlıca, halkın yerel Türkçe konuştuğu ve birbirini anlamakta zorlandığı bir ortamda ne ulusal birliği sağlayabildiniz, ne katılımı, ne demokrasiyi. Bu kargaşa ortamında, gelişen kapitalizmin ulusal pazar talebi de karşılanamazdı elbette.
Her devrimde olan aşırılıklar gibi, dil devriminde de aşırılıklar oldu. Atatürk bazı konuşmalarını anlaşılmaz bir dille yaptı. İnsanlar işini gücünü bırakıp sözcük türetmeye başladılar. Kendi çapımda ben de dil devrimini destekledim, öz Türkçe konuşmaya ve yazmaya özen gösterdim.
Sanırım dilde özleşme akımı sonucunu verdi. Artık kimse eski ağdalı Osmanlıca ile konuşmaya çabalamıyor. Konuşanları da anlayan yok. Arada bir Sayın Demirel fiyaka olsun diye eski bir sözcük veya deyim patlatıyor ama hemen açıklamasını yapmaya da özen gösteriyor. Şimdi derdimiz Arapça - Farsça sözcüklerden kurtulmak değil, İngilizcenin istilasıyla baş etmek.
Dilde özleşme, eskisi gibi başlıca tartışma konularımızdan birisi olmaktan çıktı. Birkaç yıl önce Abdurrahman Dilipak'ın ve İlhan Selçuk'un köşe yazılarını öz Türkçe oranları bakımından karşılaştırmıştım: Aralarında ancak yüzde üç - dört gibi bir fark vardı. Bazı konuların kavga sebebi olmaktan çıkması güzel bir şey.
Ama itiraf etmeliyim ki, dilde yapılan ayıklama beni her zaman mutlu kılmıyor. Öyle sözcükler var ki, yavaş yavaş gündemden düşüyorlar, kullanılmaz oluyorlar, ölüyorlar. O sözcükleri gördüğüm veya işittiğim zaman, kaybettiğim eski bir dostu anar gibi oluyorum. Geçmişte kim bilir kaç kez kullandığım, sevgimi veya kederimi anlattığım, duygularımın taşıyıcısı olan bu sözcüklerin boyunlarını büküp sahneden çekildiklerini görmek içimi hüzünle dolduruyor.
Bir şeyleri yitirdiğimizi, bazı zenginlikleri kendi ellerimizle yok ettiğimizi düşünmeye başlıyorum. Yeni sözcüklerden de nice güzelleri var kuşkusuz. Ama yitip gidenlerin yerini tam olarak doldurmaları her zaman mümkün görünmüyor.
Şimdilerde kim kalkar da, "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde" diye mısra döktürür? Kim, "Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller" veya "Melâli anlamayan nesle âşina değiliz" der? Bu sözcükleri kullanmak akıllara bile gelmiyor artık. Ya da "Titrerim mücrim gibi baktıkça
istikbalime" diye şarkılar düzer?
Artık 'arzı endam' edilmiyor, 'bilvesile' konuşulmuyor, 'mevzui bahis' edilmiyor, perdeler, valideler, mahdumlar, kerimeler yok oldu gitti. Hele "Sinemi deldi bugün bir afeti çarpareli / Gül yanaklı gülgülü kerrâkeli mor hareli" türünden mısralar iyiden iyiye unutuldu.
Kırk yılda bir kullanmaya kalkınca da eski sözcükleri yanlış kullanıp perişan ediyorlar: "Sen benim keyfiyetime karışamazsın" gibi sözler işitiyorum. o zaman, "Bırakın eski sözcükler mezarlarında huzur içinde uyusunlar, siz gene bildiğiniz dilden konuşun" demek geliyor içimden.
Evet, dil devrimi gerekliydi. Yok olup giden pek çok sözcük de arkalarından gözyaşı dökülecek şeyler değildi. Ama ölen sözcüklerden bazılarıyla içli dışlıydım, akraba gibiydik. Onların yok olmasını, bir daha kullanılmamasını kabul etmek istemiyorum. Bir sevgi sözcüğü eksikse, sevgimi ifadede biraz daha zorlanırmışım gibime geliyor.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.