Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Ağustos 2000

55 yıl sonra

Birleşmiş Milletler örgütünün New York'taki merkezinin giriş katından üst katlara çıkmak için asansörlerin bulunduğu arka tarafa yöneldiğinizde, genişçe bir ara koridordan geçmeniz gerekir. Burada, birkaç camdan muhafaza içinde sergilenen bazı nesneler gözünüze çarpar. Bunların bazıları, aslında gündelik hayatımızdan da aşina olduğumuz şeylerdir, kiremitler, şişeler ve bozuk paralar gibi. Fakat bunların, olmaları gereken biçimden farklı olduklarını görürsünüz. Bazılarıysa, ne olduğunu bile teşhis etmekte zorlanacağınız, amorf kütleler halinde durur karşınızda.
Bu, New York'un Soho çevresinden bir sanatçının sergisi değildir. Sadece Little Boy (Küçük Oğlan) ya da Fat Man'in (Şişman Adam) yaydığı ısı karşısında biçimi bozulmuş nesnelerdir. Little Boy, 6 Ağustos 1945 günü ABD kuvvetlerince Hiroşima'ya atılan atom bombasına Amerikalıların verdiği addır. Fat Man ise, üç gün sonra Nagazaki'ye atılan atom bombasının adıdır.
Little Boy, 20 kiloton ağırlığındadır ve 80 bin kişiyi öldürmüştür. Fat Man ise, adına uygun olarak biraz daha ağır, 22 kilotondur ve 70 bin kişiyi öldürmüştür. Bu iki rakamı üst üste koyup toplarsanız, 150 bin rakamını bulursunuz. Ama bu, sadece ilk kayıpları ortaya koyar. Ölümle sonuçlanan kayıplar 200 bin civarındadır. Radyasyona maruz kalmanın neden olduğu hastalıklar ve geç ölümler de bu gerçeğin diğer yanını oluşturur. İsterseniz, bu kayıpların hâlâ hafızalarda yaşayan uzantılarını da bu rakamlara ekleyebilirsiniz. Bunları yaralılara mı, yoksa ölümlere mi eklemek gerektiği sorusu nasıl cevaplanabilir, bilmiyorum.
Böylece, savaşın gerçekten bitmesi sağlanmıştır. Bugün ABD'de, Albuquerque'deki National Atomic Museum'da (Ulusal Atom Müzesi) her iki bombanın da birer örneği yanyana sergileniyor.
Atom bombasının sivillerin yaşadığı şehirlerin üstüne atılmasının, savaşlarda sivillerin korunmasıyla ilgili kurallar karşısında kabul edilemez bir uygulama tarzı olduğu görüşü,
o tarihte de geçerliydi. Kaldı ki, aynı yıl Almanya'nın Nürnberg şehrinde başlayan ünlü Nürnberg davalarında yargılanan Nazi Büyük Savaş Suçluları'nın çoğu da, savaşta, sivillere karşı böyle bir uygulamada bulunmaktan sorumlu tutularak idama mahkûm edilmedi mi?
Dönemin ABD Başkanı Truman, 9 Ağustos günü, radyodan tüm dünyaya Hiroşima'nın bombalandığını açıkladığı sırada, bu defa Nagazaki bombalanmaktadır. Ve Başkan Truman, her ne kadar sivillerin kaybından duyduğu üzüntüyü açıklasa da ve bunun sürebileceği ihtimali karşısında kaygılansa da, bu radyo konuşmasında, Hiroşima'yı bir 'askeri üs' olarak nitelendirir.
Japonya'nın da dahil olduğu Mihver devletlerinin savaş boyunca yaptığı mezalim karşısında, bu gibi saptamalar hafife alınabilir. Örneğin Japonların, bu savaşta genellikle esir almayı tercih etmedikleri, daha 'temiz' yöntemlere itibar ettikleri bilinir. Veya esir aldıkları kadınlarla oluşturdukları 'zevk' kampları da hatırlardadır. O halde böyle bir karşılık meşru mudur?
Yoksa, Nürnberg Mahkemesi'nin savcısı Robert H. Jackson'un davaya başlarken yaptığı konuşmada, davanın Nazi sanıklarını, emsali ancak eski Doğu'nun hanedanlıklarında ve Hıristiyanlık öncesi dönemde görülebilen ölçüde bir kötülüğün timsali olarak nitelemesi, dolaylı olarak, Japonlara böyle bir karşılığın reva görülmesini meşrulaştırır mı, dersiniz?
Veya bazı Japonlar gibi, evet savaşta insanlıkdışı hareketlerde bulunduğumuzu kabul ediyoruz, ancak bunların karşılığı bu kadar büyük olmamalıydı, şeklinde bir savunma haklı mıdır? Kısaca, yegane sorun, karşılıklı olarak kullanılan 'şiddetin birbiriyle orantılı olması' mıdır?
Bu soruları, bugün, kendimize sorduğumuzda nasıl cevaplar veriyoruz?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.