Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Ağustos 2000

Tehlikeli bir karşıtlık

Ulusal toplumların yönetiminde, ekonomide var olanın tam tersine bir olguya tanık oluyoruz: Ekonominin özelleştirilmesine mukabil etik millileştiriliyor. Bu da tehlikeli bir hülyaya yol açıyor
LUC ROSENZWEİG
Geçen yıl, 24 Mart 1999 tarihinde NATO güçleri, diğer gerekçelere ilaveten demokratik değerleri savunma adına Sırbistan ve güney eyaleti Kosova'yı bombardımana başladı. 1991'de Yugoslavya krizi; bir yöneticiyi, tüm dünyayı ilgilendiren ve değişik metinlerde -Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, vb.- dile getirilen insani hatt-ı hareket koduna uymaya zorlamayı hedefleyen önce diplomatik, müteakiben de askeri bir harekâtın başlangıç noktasını oluşturmuştu. Giderek, egemen devletlerin içişlerine ilişkin çok kutsal 'müdahale edilmezlik' kuralı, yeni bir 'insani müdahale hakkı' uygulamasıyla bozuldu.
Söz konusu insani müdahale hakkı, koşullar çerçevesinde az ya da çok başarıyla kullanıldı. Örneğin; 1994'te Somali'deki müdahalenin başarısızlığı ile Doğu Timor'da hukuk düzeninin yeniden tesisine imkân veren hareketin başarısı arasında, bilançosu ancak daha sonra çıkarılabilecek olan, daha belirsiz durumlarla da karşılaşıldı. Uluslararası toplum tarafından uygulanan, sonu kestirilemeyen 'fiili himaye' altındaki Bosna ve gelecekteki statüsü kaygı verici bir soru işareti olan Kosova için bu durum geçerlidir. Müdahalelerin mimarlarının hedefi, jeopolitik durumu kendilerine göre tamamen değiştirmek değil, tanımı artık halk egemenliğiyle sınırlı olmayan yeni demokrasi fikrine itaat sağlamaktı.

'Erk'in kullanım gerekçesi
Robert Legros'nun 'L'Avenement de la Democratie' -Grasset, 1999- (Demokrasinin Başlangıcı) adlı eseri, bu 'etik demokrasinin' kuramsallaştırılması yönünde bir denemedir. Bu filozofa göre, modernite demokrasiyi icat etmedi ancak, ona özel esneklik kazandırdı: Antik Yunan'da bir 'kast'ın ya da özel bir ulusun üyesi olmakla vatandaş olunduğu halde, bugün için, insan olmakla vatandaş olunuyor. Erk artık egemen halk adına değil, aynı zamanda insanlık adına kullanılmış oluyor. Bu erki elde bulunduran, çifte gözetime tabi demektir: bir yandan, yetkinin kaynağı durumundaki 'demos'un (halkın) denetimi, öte yandan da kendisine karşı işlenebilecek suçlarla tanımlanan 'insanlığın' denetimi.
Bir devlet ya da hükümet başkanı, 'insanlık toplumu' nezdinde meşruiyet kazanabilmek için sadece demokratik yönetimi değil, hukuki anlamıyla, eyleminin insani veya daha ziyade insanlık dışı olmayan yönü itibarıyla da hesap vermek durumundadır. Bu kişi kusur halinde, askeri tepkileri beklemelidir, ayrıca, kurulma aşamasındaki uluslararası yargıya da hesap verecektir.

İki zıt tutum
Halkın, kendisi adına yürütülen politikaların genelde kabul edilen etik standartlara ters düştüğünü hissettiğinde, yöneticilere insani görevlerini hatırlattığı dönemler olmuştur. Tıpkı, Cezayir Savaşı'nın sonlarına doğru Fransız Ordusu'nun işkence uygulamalarının ortaya çıkmasıyla, Fransa'da bu savaşa karşı muhalefet hareketinin genişlemesi örneğinde olduğu gibi. Keza 70'lerde, ABD'deki, Vietnam Savaşı karşıtı seferberlik buna örnektir. Ancak bu iki durumda da başkaldırının etik boyutu olayın sadece bir yönüydü. Aynı zamanda (ve bilhassa) savaşların ulusun bir bölümüne verdiği zarar protesto ediliyordu: İnsani kayıplar veya bu sömürgeci seferlerde gönüllü olmayan gençlerin uzun sürelerle silah altında tutulması.
Günümüzdeyse meşru ya da gayrimeşru olarak kendilerini insanlığın sözcüleri ilan edenler (aydınlar, sivil toplum örgütleri, gazeteciler, vb.) yöneticilerden, sadece bunların görevlerinin ifası sırasında yapmış olabilecekleri eylemlerinden dolayı değil, dünyadaki diğer siyasi sorumlular tarafından işlenen hataların da hesabını soruyorlar. Doğrudan ilgi veya tehdit hissedilmediği durumlardaysa yöneticilerden dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlıklara son verdirmeleri isteniyor. Günümüzde, realpolitikanın ahlaki icaplara ters düştüğü ve buna göre siyasi tavır izlendiği durumlardaysa, İspanya Savaşı sırasında olduğu gibi uluslararası birliklere katılınmıyor, NATO'dan Slobodan Milosevic'e karşı savaş makinesi çalıştırması isteniyor.
Ulusal toplumun etik varlığının yönetiminde, ekonomide var olanın tersine bir olguya tanık olunuyor. Geçmişte bireysel vicdana ya da aynı inancı paylaşan bireylerden oluşan grupların alanına ait olan, artık kamu erkine tevdi edilmiştir.

Yeni 'zorunluluk'lar
Ekonominin özelleştirilmesine mukabil etik millileştiriliyor. Sanki, demokratik ülkelerin anayasalarında öngörülmemiş yeni bir sorumluluk, yöneticilere empoze ediliyor: Yöneticiler seçmenlerin etik konforunu temin etmelidir. Buna yeni bir zorunluluk daha eklendi: 'Öyle hareket et ki; televizyon izleyicileri, dehşet görüntülerini izledikten sonra rahat uyuyabilsinler.' Bu zorunluluk diğerlerini ortadan kaldırmadığı için şu çelişkilerin doğduğu söylenebilir: Uluslararası ilişkilerde her gün kullanılan ve vatandaşların refah düzeyinin artması için gerekli asgari istikrarı sağlayan, ancak horlanan 'realpolitik'i uygulayan yöneticiler itibar kaybına uğruyor.
Bu durumun tersine konjonktürel siyasi durumları (muhalefette iseler) itibarıyla realpolitik uygulamalarından muaf olanlar ahlaki bir konumlanmanın nimetlerini toplayabiliyor. Uluslararası ilişkilerin bu yeni boyutundaki ikircikli durum, neden olduğu 'çifte standart' deyimiyle açıklanır. Böylece, uluslararası toplumun askeri ve diplomatik şimşeklerini çekebilecek bir konumda bulunmak, işlenen suçların vehametine veya saygın demokrasilerin ahlaki eksikliklerine sadece ikincil derecede bağlı bir husus.

Misilleme gücü
Bir devletin 'bombalanabilir' olması için Irak ya da Sırbistan gibi kayda değer bir altyapıya sahip olacak kadar güçlü olması ve savaşın, askeri müdahalede bulunan taraf açısından 'sıfır ölümle' yönetilmesine imkân verecek kadar zayıf olması gerekir. Bu tür bir operasyonu yönetebilecek tek güç ABD'dir.
Bir ülkenin, Avusturya veya Pinochet olayındaki Şili gibi, diplomatik aşağılamalara konu olması için, bunların ekonomik misilleme gücü bulunmaması gerekir. Tam tersine bir ülkenin olaylara ağırlığını koyma yeteneği ne kadar zayıfsa, ahlaki yargısını güçlü biçimde sergileme serbestisi o denli fazladır. Belçika, Çeçenya dramında gayet sert bir resmi söylem kullanmıştır. Çünkü Belçika, bu söylemin kendisi açısından herhangi bir sonuç yaratmayacağını bilmektedir: Bu ülkede artık, misillemelere maruz kalabilecek büyük şirketlerin merkezleri bulunmamaktadır.
Bu ahlaki diplomasi tehlikeli yanılgıların, hayallerin yayılmasına eden olabilir. Örneğin; özgürleşme isteyen halklar zannedebilirler ki 'etik' demokrasilerin imdatlarına gelmeleri için boyunduruklarını biraz sarsmaları yeterli olacaktır. Diğer bir yanılgı, bizleri doğrudan tehdit etmeyen bir iktidarın kurbanlarıyla dayanışma ödevini devlete delege edebileceğimizi sanmamızdır.Le Monde'dan alınmıştır.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.