Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
16 Ağustos 2000

Zonta makamında ömrümüz

mine.saulnier@free.fr
Akşam saat dokuz sularıydı. Gecenin sakin büyüsü sarmıştı Paris'i. Duraktaki ilk taksiye bindim. Adresi verdim. Hareket ettik. Radyodan nefis bir caz müziği yükseliyordu. Sürücünün davranışları dikkatimi çekti. Müthiş hızlı kullanıyordu arabayı. Sol eliyle direksiyon sallıyor, sağ eliyle garip hareketler yapıyordu. Parmağını uzaklara dikiyor, oraya buraya çeviriyor, ardından elini yumruk yapıp boşluğa vuruyordu.
Tüylerim diken diken oldu, korkuyla büzüldüm arka koltuğa.
Paris'te pek bol olan delilerden birine çatmıştım sonunda.
Biraz yakından bakınca, adamın müziğin temposuna eşlik ettiğini anladım. Yine de garip görünüyordu. Kendi kendime cesaret aşılamak için, "Çok güzel bir parça," dedim. "Biraz yükseltir misiniz sesi?"
Önce deli sandığım sürücüyle aramızda tatlı bir sohbet başladı. Gün boyu çapsız ve çirkin olaylarla uğraşan bir toplumun bireyi olarak, ilk anda gerçek kentsoylu, hani şu 'Titi Parizyen' denilen olağanüstü kültür ve güzellikteki bir eski Parisliyle karşı karşıya olduğumu anlamamıştım. Kendi kendime kızarak, adamın anlattığı hoşlukları dinlemeye başladım. Radyodaki caz müziği bitmiş, bir rock parçası başlamıştı. Sürücü uzanıp başka bir istasyonu çevirdi. "İşte aslında en sevdiğim müzik," dedi. "Hem de ustam Bach! Bach'ı sever misiniz?"
Ben, klasik müzik dinleyen bir taksi şoförüyle yolculuk etmenin keyfini yaşıyordum. "Elbette," dedim. Bana Bach'ı anlatmaya başladı. "Bach, dinsizdi," dedi. "Ama her hafta bir kantat bestelerdi! Ne kadar garip, değil mi?" Kantat, klasik müzikte dinsel temaları işleyen bir beste türüydü. Hıristiyanlık dünyasındaki en güzel din müziği bestelerini yapan Bach'ın, dinsiz olması gerçekten garipti. "On sekiz çocuğu vardı, Bach'ın," diye sürdürdü şoför.
"Üstelik hepsi aynı kadından değildi. Kısacası, tam anlamıyla insandı Bach!" Dinsiz ve çok karılı olmanın, Türkiye açısından ne kadar 'insanca' değerlendirileceğini düşünerek güldüm. "Bach,
klasik müziğin temel taşıdır," dedi taksici. "Bach olmasaydı, Mozart olmazdı... Mozart, Bach'ı inceleyerek yön verdi müzik anlayışına!"
İçimden, "Evet" dedim kendi kendime. "Mozart olmasaydı, Beethoven da olmazdı herhalde." Kültür dediğimiz olgu, birbirinin üstüne konulan taşların çağlar boyu yükselmesiydi. Düşünmeye başladım. Biz nereden gelmiştik, büyük İbo'lara, küçük İbo'lara? Kürdili hicazkardan mı? Ya Müslüm Gürses'lere, jiletle göğüs bağır parçalatan ulviyete nasıl ulaşmıştık? Acemaşiran makamından mı? Nihavent makamı mı yol açmıştı, gülü kırmızı Mahsun'ların 'Allahını seveyim, uğruna öleyim, bebeğim benim...' güftesinin ardında yatan, 'Gel seni becereyim!' imasına? Mahuru mu sorumlu tutmak gerekiyordu, 'Canısı canısı, ömrümün yarısı' feryadından? Ali Kalkancı'nın türkücü müridi, ne denli esinlenmişti hıngıl hıngıl kafa sallayıp, orangutan çığlıkları atarken, sultani yegah figanlarından?
Aşağı düzeye yükselen değerlerin Türkiyesi'nden, Dede Efendi, Itri, Udi Cemal, Münir Nurettin falan mı suçluydu?
Taksi, Kılıçlı Papaz Sokağı'nın başında durdu. Sürücü: "Bu sokakta çok güzel bir lokanta var dedi, Le Mauzac. Geçen gün sahibini aldım müşteri olarak, şaraptan konuştuk!" Gittiğim yerin orası olduğunu söyleyince, "Selamımı iletin" dedi. "Eskiden kasap olan taksi şoförü derseniz, anımsar!"
Eskiden kasap olan, klasik müzik düşkünü sürücüden istemeye istemeye ayrıldım. Efkar dağıtmaya çıkmıştım, yine bir hüzün sarmıştı içimi.
Acaba eski kasaplar ne oluyorlardı bizde?
İşkenceci mi, çeteci mi, bakan mı, yoksa uyuşturucu kaçakçısı mı?
Kesin olan, Bach'ı sevmedikleri ve taksici olmadıklarıydı. Gerisi kolaydı onlar için. Ya ilerisi?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.