Krizin sorumlusu kim?Bürokrasi, yani Başbakanlık, askerin talebini 'vur denilince öldüren' bir metin haline getirdi. Memurla ilgili söz konusu metin askerin arkasına sığınıp, karakuşi bir zaptiye anlayışı sergiliyor AVNİ ÖZGÜREL
Tarihe bakıp bugünü anlamaya çalışmakta yarar var. Aslında 3. Se lim'den beri yaşadığımız tablo aynı. Reform girişimleri hep en tepeden gelir, asker-sivil bürokrasi direnir. Bizde hükümdarın mutlak iradesinin sınırlandığı ilk belge olmasına bakarak kimi hukukçuların anayasa düzenine geçişin başlangıcı saydığı Sened-i İttifak'tan beri, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet hep aynı korku tünelinden geçti.3. Selim'in başına gelenler Hükümdarlar o günün anlayışı çerçevesinde 'hukuk devleti' dedi, bürokrasi mutlakiyet düzeninde fiilen kendisinin kullandığı yetkileri bırakmak istemedi. 3. Selim, Fransız ihtilali gerçekleştiğinde kutlama yaptırmış, İstanbul ilk kez insan hakları beyannamesi sayesinde afişlemeye tanık olmuştu. Hükümdarın bugünkü manasıyla değilse bile bir parlamento ve eğitim reformu projesi vardı.
Sonuçta Selim düşündüklerinin hiçbirisini gerçekleştirme imkânı bulamadan katledildi. Bu işlere hiç bulaşmayıp keyifle saltanat sürdürmesine engel de yoktu hani. Kimse reform yapması için onu zorlamadı. Hanedan üyelerinin zihnine yenileşme fikrini yerleştirmek oldu tek yapabildiği. Ama ardından gelenler de aynı duvara çarptı. Kimine 'gâvur padişah' denildi, kimine 'uğursuz'... Parlamento kurulup da yemin ettiklerinde 'Saltanat ve hilafeti ayağa düşürüp kendilerini iki paralık ettiler' diye eleştirildiler. Atatürk de az çekmedi Abdülhamit ve İttihat Terakki kavgası ise, 'Kızıl Sultan' masalı etrafına örülmüş bürokrasinin kendi istiklal ve iktidarını ilanı oldu.
Onun yerine getirilen Sultan Reşat, bugünlerde kiminin gönlünden geçen tipte uysal cumhurbaşkanına benziyordu. Ölüm döşeğinde bile 'Benden sonra zorluk çekmeyesiniz. İmzalamam gereken ne varsa getirin ya da ben bazı kâğıtları imzalayıp bırakayım, ihtiyaç olan işe kullanırsınız' diyecek kadar saftı.
Atatürk de meruiyet ve hukukilik kaygısı yüzünden az eleştiri almadı. Emirle yaptırabileceği ve hiçbir itirazla karşılaşmayacağı konularda, Meclis'ten karar almaktan, milletin vekillerini ikna etmekten geri kalmadı. Onun savaş koşullarında yargıyı işletme çabasından, adliyeyi zedelememe düşüncesiyle İstiklal Mahkemeleri'ne hukukçu üye almamasından bugüne çıkarılacak çok ders var. Kendisine saltanat ve hilafet makamının önerildiği söylenir, reddettiği de.. İstese kim engel olabilirdi ki? Ona bu öneriyi getirenin geçmişte hükümdarın etrafında tahtın yetkilerini kullanmaya alışmış bürokrasi olduğundan şüpheniz mi var?
Özetle hukuk devleti idealinin macerası uzun bizde.. Ama hep Topkapı, Çırağan, Yıldız, Dolmabahçe ya da Çankaya kutbu olmuş bu yolun. Babıâli ya da vekâletler direnmiş.. Genelkurmay'ın isteği mi? Bugüne ve malum 'devlet krizi'ne gelelim..
Hiç kuşkusuz MGK'nın isteği 'devlet içindeki irticai kadroların tasfiyesi'... Şayet iddia edildiği gibi Hizbullah veya başkaca örgütlerle ilişkisi bulunan varsa, bu talebe karşı çıkmanın manası yok zaten. Diyelim ki konunun aciliyeti var ve kanun hükmünde kararname gerekti. Bu da olabilir...
Ama açık söylemek gerekirse askerin talebini 'vur denilince öldüren' bir metin haline getiren bürokrasi, yani Başbakanlık.. Kanun hükmünde kararnamenin mevcut abuk-sabuk metni oradan çıktı. Abuk sabukluğu biraz açalım: Kararnamede 'iki müfettişin vereceği rapora dayanılarak...' ifadesi var. Yani kamu görevlilerinin uzaklaştırılmalarına iki müfettişin raporuyla karar verilecek. Müfettişlerin keyfiliği ne olacak? Türk mevzuatı, müfettişleri hukuki sorumluluk açısından hâkimlerle aynı görüyor. Yani hâkimler nasıl verdikleri kararlardan dolayı, 'neden az ceza verdin, neden çok ceza verdin; ya da neden mahkûm ettin, neden beraat ettirdin?' diye kişisel olarak mahkemeye verilemiyorsa, müfettişler de 'neden şöyle bir rapor tanzim ettin?' diye sorumlu tutulamıyor. Kararnamede 'Kamu görevlisi hakkında asılsız isnatlarla ve kasıtlı olarak onun suçluluğu yönünde rapor düzenleyen müfettişler de aynı yolla memuriyetten uzaklaştırılır' denilse, bu keyfilikten caydırıcı bir dayanak olabilecekken, metin askerin arkasına sığınıp, karakuşi bir zaptiye anlayışı sergiliyor.
Oysa ne Genelkurmay'ın ne de MGK'nın talebi herhalde keyfilik ya da cadı avına dönüşecek bir kargaşa değil. Dolayısıyla meseleyi 'hayalet kararname' haline getiren; bakanların -belki de Başbakan'ın dahi- boş kâğıda imza atmasıyla kangrenleştiren adres bürokrasi. Başbakan Ecevit'in konuyu ilk duyduğunda 'Haberim yok' deyip, sonra sahiplenmesinin başka ne izahı olabilir ki? Sırada başka krizler var Ve açık söyleyelim bu ilk kriz olmayacak. Sırada Başbakanlık çalışanlarının dahi -kanun ve kararlardan sorumlu birim dahil-Fikret Bila'dan öğrendikleri Personel Kanunu'nda değişiklik yapan kararname var. Bütün kamu çalışanlarının kadrolarını askeri rütbe karşılıklarıyla eşleştiren bu taslak metin de aynı kafadan çıktı. (Başbakanlık Müsteşarı'nın Genelkurmay Başkanı'yla; yüksek mahkeme başkanlarının Jandarma Genel Komutanıyla; müsteşarların orgeneral; Diyanet İşleri Başkanı, Toplu Konut İdaresi Başkanı vs.'nin korgeneral, valilerin ve büyükelçilerin tümgeneral diye sıralanıp, ahçıların, kasapların maaş karşılığı olarak yol çavuşuyla eş hale getirilmesini öngören ucube..) MGK metni incelese oyun bozulur Bu kararnamenin hazırlanmasına dayanak yapılan asker talebi ise, albay rütbesindeki subayların 'kıyak emeklilik' diye nitelenen haktan yararlandırılmasından öte değildi herhalde. Ama Genelkurmay'ın yazısı 'sadaret makamına' düşünce, bu talep gerekçe yapılıp içine her şey dolduruldu.
Sonuç olarak, silahlı kuvvetlerin ısrarlı olduğu iddiasıyla tırmandırılan kriz dalgasının tepesindeyiz. MGK, ortaya çıkan ve kendisiyle irtibatlandırılan metinleri 'hukuk devleti' ve iz'an ölçüleri içinde incelese bu oyun bozulur. Ama orada bu incelemenin yapılmadığı açık. Kaldı ki MGK'nın 'bu konu mutlaka kanun hükmünde kararname şeklinde çıksın, Meclis'e getirilmesin' diye bir zorlama
içinde olduğunu düşünmek de akla ziyan.
Sezer'in şimdiden sonra önündeki kararnameyi imzalasa da açılan yaranın kapanmayacağı noktaya gelindi. Birileri, 'bu kadar istikrar zararlı' veya 'Bu havada gidilirse yıl sonunda bazı konularda geri dönemez noktaya geliriz, ortalığı karıştıralım' diyorsa dalganın tepesinden inmemiz zor elbette. Ama ortalık sadece herkesin istediğini söyleyip sonra ortaya çıkan kağıtları hukuk süzgecinden geçirmeden imzalamasından karıştıysa 'herkesin bir adım geri gitmesi' çözüm getirebilir...
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|