![]() |
Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar | |
'Hey'le köşe kapmaca Arda Uskan, büyük keyifle okuduğum yazarlardan biri. 'Özlemin Eski Tadı Yok'un tiryakisi oldum. Bu hafta başında 'Hey' dergisiyle ilgili bazı anılarını anlatıyordu Arda. 'Milliyet'in iki dergisinden biriydi 'Hey'. Öteki 'Milliyet Çocuk'tu. O günlerde 'Milliyet Çocuk'u yönettiğim için, Arda'nın anlattığı günleri ben de yaşadım. 'Hey'in başında Doğan Şener vardı. Derginin 'fiili' yöneticisi ise Yener Süsoy'du. Ercüment Bey'in deyimiyle, 'Japon Amirali' gibi koltuğuna kurulur, herkese komutlar yağdırır, ama yüzünden gülümsemesini hiç eksik etmezdi. Ağır toplar, elbette Arda, Erhan Akyıldız, Hulusi Tunca, bir de Erman Şener'di. Erman derginin yarısını doldururdu neredeyse. Film eleştirilerinden magazin haberlerine kadar her dalda kalem oynatırdı. Arda'nın sözünü ettiği fotoromanı da hatırlıyorum. Benzer bir fotoromanı da sonradan 'Milliyet Çocuk'a ben çekmiştim. Öyle stüdyo çalışması filan nerede! Arda gibi, ben de fotoğraf makineme siyah-beyaz filmi takmış, basmıştım deklanşöre. Bodrum'da tatildeydim. 'Hey'deki, 'Saklambaç'taki fotoromanlara özenen bizim küçük okurlar başımın etini yemişlerdi, "Ülkü Amca, biz de yapalım" diye. Hemen bir Fransız romanını uyarlayıp 'Bodrum Takımı'nın çekimine geçmiştik iki günde. Başrollerde on çocuk. Öteki rollerde... eh, artık Bodrum'da kimi bulursak. Dursun'dan, Kral'dan Hey Yavrum'a kadar Bodrum'un ünlüleri... Bir de Türkiye'nin ünlüleri. Tatil için Bodrum'a yolu düşenler. Ali Poyrazoğlu mu geldi, hemen ona bir rol... Fikret Hakan'ı mı gördük, eline bir karpuz, pazarcı kılığında fotoğraf makinesinin karşısına... Öyküyü de ona göre değiştiriyor, güya zenginleştiriyorduk. Çekimler bitti, bu kere de Altan Erbulak çıkagelmez mi! Gümbet'in bir dövüş sahnesi yarattık, onu da öyküye yerleştirdik. Bütün bunlar içtenlikle, keyifle, sevgiyle yapılıyordu. Arda'nın serüveninde olduğu gibi. O yüzden de başarılı oldu. 'Bodrum Takımı' on sayı boyunca 'Milliyet Çocuk'ta 'bir numara'yı başkasına kaptırmadı. Yayın sona erdikten sonra ne mektuplar aldık okurlardan: "Biz de Malatya'da Malatya Takımı kurduk, bizim de fotoromanımızı yapın..." Ordu'da Ordu Takımı, Antalya'da Antalya Takımı, Eskişehir'de Eskişehir Takımı... Arda'nın yazısı o günlere götürdü beni. 'Hey'le yaptığımız bir köşe kapmacayı da hatırlattı. 'Hey' her hafta bir poster veriyordu. Ünlü bir şarkıcı, bir film yıldızı... Biz de veriyorduk. Pembe Panter, Red Kit, vb... O sıralarda tek kanallı siyah-beyaz televizyonumuzda 'Zengin ve Yoksul' dizisi patladı! Dizi, Tom rolünü oynayan yepyeni bir oyuncuyu, Nick Nolte'yi, Edirne'den Ardahan'a kadar Türkiye'nin sevgilisi yaptı. Onun bir posterini verelim dedim. Ama Nick Nolte'nin renkli fotoğrafını ara ki bulasın! Siyah-beyaz bile yok. Çalmadık ajans kapısı bırakmadık. Yok. Satış Müdürü Mustafa Eröz, "Boşuna aramayın," dedi. "Hürriyet de aradı, bizim Hey'ciler de. Bulamadılar." Aklıma bir şey geldi. Nick Nolte, Columbia'nın 'Deep' filminde oynuyordu o sırada. Columbia'nın Londra Müdürü'nü tanıyordum. Bir teleks çekip fimden Nick Nolte'nin renkli dialarını istedim. İki gün sonra on tane Tom vardı elimde. 'Hey'ciler hemen haber aldı bunu. Yener, "Bak, Ülkü," dedi, "Nick Nolte çocuk dergisinden çok Hey'e yakışır. Gel, sen şu diaları bize ver." Yağma mı var! Tirajımız 55 bin. Tom-posterli sayıyı 85 bin basacağız. "Olmaz" dedim. O akşam gazetenin teknik servisinden Sabahattin Usta beni uyardı. "Dikkat et, Tom posterinin renk ayrımlarını Hey'ciler yürütecek," dedi. Derhal 'polisiye önlemler' alındı. Aynı kuruluş içindeki kardeş iki yayın organının rekabeti kanlı-bıçaklı sonuçlanmasın diye, bizim depoculardan en irikıyımını teknik servisinin kapısına nöbetçi diktik. Arkadaşımızın cüssesi sayesinde o eşsiz hazineyi kimseye kaptırmadık. Tom yeni okurlar kazandırdı bize. Tirajımızı gerçekten 85 bine oturttu. Posteri de Anadolu yollarında şehirlerarası otobüslerin arka camlarını süsledi. Dursun Ali Sarıoğlu
biçimiyle Frt, en sevdiğim çizerlerden biri. Adı ne zaman anılsa, aklıma ilk gelen, "Benim amcam keman çalar her hususta" oluyor. Ferit, her konuda uzmanlık gösterisinde bulunanlar için söylerdi bunu. Eleştirinin şiire dökülüşü. Çağdaş bir Eşref ağzıyla. Edebiyata inanılmaz yakındır Ferit. Bir edebiyatçı kadar edebiyatın içindedir. Onu çizerlikte önemli kılan, öncü kılan bu özelliğidir belki. Çizerliğin de öteki sanatlar içinde bir sanat olduğunu, öteki sanatlarla beslenmesi gerektiğini bilir. Çizdiği düz bir çizgiye bile nice kıvrımlardan geçerek ulaşır. Edip Cansever'i, Orhan Kemal'i, onları zaten çok önceden özümsemiş, yorumlamış bir sanatçı olarak resimlemiştir. Resimlemenin ötesinde, o yapıtları yazarlarıyla birlikte yaratmıştır. 'A Dergisi' serüvenimizde aklımızı karıştırırdı biraz. 'Çizgiyle mizah değil, çizgide mizah' derdi. Saul Steinberg gibi. 'Çizgiyle mizah'ı anlıyorduk da, 'çizgide mizah' neyin sesi oluyordu? İnsanlar bir karikatüre bakar, ondan bir 'espri' bulur, güler. Çizgiler de 'komik'se sorun yok. Ok, on ikiyi vurmuş demektir. Ferit yapıtlarıyla anlattı aradaki ayrımı. Yıllar boyunca sanki uygulamalı dersler verdi. Öğretti. Benim çocukluğumda karikatürler altyazılı olurdu hep. Resimli fıkra gibi. Karşılıklı iki adam. Altında da konuşmaları. Sözden kaynaklanan mizah. Altyazılar, çizgiler arasına, balonlara taşındı sonra. Temelde anlayış pek değişmedi. Derken 'yazısız'lar geldi. Çizgiyle yaratılan mizah. 'Espri' genellikle 'durum'lardan kaynaklanıyordu. Turhan'ın Altın Palmiye'yle ödüllendirilen ünlü karikatürü gibi. Deniz altında zıpkınla su yüzündeki kuşu avlayan balıkadam. Sözün yerini bir anlatım aracı olarak çizgi almıştı. Ama mizah yine de çizginin kendisinden kaynaklanmıyordu. Ferit, 'çizgide mizah'ı bize ilk anlatan usta oldu. Her öncü gibi itildi, savaştı, yaygınlık kazanamadı. Ama karikatür tarihimizde onurlu yerini bileğinin, aklının hakkıyla aldı. Bilet parası yerine... İkinci Dünya Savaşı sırasında tiyatroya ara vermedik. İstanbul'da da oynadık, Anadolu'da da. Bir keresinde Diyarbakır'a kadar gittik. O turnede Adana'da yaşadığımız bir olayı unutamam. Savaşta, Avrupalılar kadar olmasa bile, çok sıkıntı çekiyorduk. Temel yiyecek maddeleri bulunmuyordu. Ekmek bile karneye bağlanmıştı. Adana'da oyundan birkaç saat önce beş arkadaş gişenin önüne iskemle atmış, çene çalıyorduk. Bir adam belirdi köşede. Yanında on iki yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Bir süre afişe, sonra gişeye baktı. Döndü, gidecekken durdu. Çekinerek yaklaştı. Sonra, "Affedersiniz, siz tiyatrodan mısınız?" diye sordu bana. "Evet," dedim. Adam çocuğu gösterdi. "Ben," dedi, "oğlumun tiyatro seyretmesini arzu ediyorum. Ama bilet param yok. Acaba ekmek karnemi versem, yarınki hissemi siz alsanız... Ben seyretmesem de olur. Onu burada beklerim." Sustu. Başını önüne eğdi. Beşimiz birden ayağa fırladı. "Beyim," dedim, "sizin tiyatroya verdiğiniz değer parayla pulla ölçülmez. Bu akşam ailenizle birlikte misafirimiz olursanız şeref duyarız."
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. |
||