Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
9 Eylül 2000

12 Eylül'ün kanı kurumadı

12 Eylül darbesinin üzerinden tam 20 yıl geçti. 12 Eylül yalnızca bugün
içinde yaşadığımız gericilik, üniformalı anayasal düzen açısından değil, tek tek insan öykülerinde bile hâlâ kanayan yara. Geçmişle hesaplaşmadıkça da bu yara kapanmayacak
Haber ResmiCelal BAŞLANGIÇ
Aydınlık bir dünya kurmaktı düşleri. Özgür ve bağımsız bir ülke istiyorlardı. Eğitimde, sağlıkta, gelir dağılımında, adalette toplumsal eşitlikten yanaydılar. Yokluk, yoksulluk, işsizlik olmasın diyorlardı.
İlk gençlik düşlerinin romantizmini bilgiye, bilime dönüştürmeye çabalıyorlardı; doğru ya da yanlış.
Giderek artıyordu sayıları. Üniversitelerden, fabrikalardan, varoşlardan, hatta liselerden dalga dalga geliyorlardı.
"Önlerini kesmek lazım" diye düşündü birileri. 'İti ite kırdıracaklar'dı.
İnsana yakışır bir dünya kurmak isteyenlerin üzerine sivil silahlılar gönderdiler. O da yetmedi resmi plakalı araçlara bindirip resmi silahlarla gönderdiler. İşledikleri her suçtan sonra eğer yanlışlıkla yakalanırlarsa karakolun ön kapısından girip arka kapısından çıktılar.
Kendilerini korumak için silahlandılar önce. Çoğu da sonuna dek hep kendini korudu yalnızca. Ama saldırı vardı, katliam vardı, provakasyon vardı. Bu yüzden kimileri uğruna mücadele ettikleri dünyayı namlunun ucundan görmeye başladı.

İstenilen olmuştu sonuçta
Bağımsız, özgür, eşitlikçi bir ülke isteyenlerin üzerine 12 Mart'ta inen balyoz, 12 Eylül'de yüz binlerin üzerine tank paleti olarak yürüdü.
Genç bir maden mühendisiydi Hüseyin Özlütaş. Ertesi gün eşi ile birlikte, oğlunun da görev aldığı 23 Nisan şenliklerine gidecekti.
Ama gidemedi. O gece basıldı evi. Bir anda içeriye doldu elleri Tompsonlu siviller. Her yanı altüst ettiler. Kitaptan başka bir şey bulamadılar. Karısının, oğlunun, kayınvalidesinin gözü önünde alıp götürdüler Hüseyin Özlütaş'ı.
Gayrettepe'deki polis merkezine soktular gözlerini bağlayıp. Onlarca insanın üst üste yaşadığı, nöbetleşerek ancak oturabildiği daracık bir hücrede tam 90 gün kaldı. Önceleri her gün sorgu ve işkence vardı. Psikolojik taktik gereği zaman zaman dinlendirip yine işkenceye alıyorlardı 'memur'lar.
Tam bir işkencehane kurulmuştu Gayrettepe'de. Özlütaş üç ay yani tamı tamına bir mevsim boyunca kaba dayak, askıya alma, askıdayken elektrik verme; kasıklara, kulak diplerine kaynar su dökme; kaynar su ile elektrik verme, kafasını ve ayaklarını otomobil lastiğinin içine sokup falakaya çekme; kulak memesinden, dilden, makattan elektrik verme; cinsel organını burup sert bir cisimle vurma, ıssız bir yere götürüp vurmaya kalkışma, eşini ve çocuğunu getirip işkence yapmakla tehdit etme, karnında sigara söndürme gibi işkenceler gördü.
İşkencenin 45. gününde kısmi felç oldu. Sağ kolunu güçlükle kıpırdatıyor, sağ elini kullanamıyordu. Bu haliyle bile 45 gün daha sürdü işkence.
Yüklenilmek istenen silahlı eylemi kabul etmedi. İstedikleri ifadeyi imzalatamadı işkenceciler.
Sevk edildiği sıkıyönetim mahkemesi tutukladı Özlütaş'ı. Gözaltına alınışının 95. günü ailesiyle, 120. günü avukatıyla görüşebildi ancak. Bir süre, daha doğrusu görünürdeki işkence yaraları biraz iyileşene kadar tuttular Selimeye'de. En ufak bir bahaneyle götürülüp kıyasıya dövüyorlardı.
Sonra Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. İşkence daha bitmemişti. Sık sık 'operasyon' vardı. Koğuşlar basılıyor, öldüresiye dövülüyorlardı. Bir dayak sonrası iç kanama geçirdi Özlütaş. Ölümün kıyısından döndü.
İki yıl kaldı Sultanahmet Cezaevi'nde. Türkiye Devrimci Komünist Partisi toplu davasında yargılandı. Çıkarıldığı ilk duruşmada da tahliye edildi. Ama artık işgücünün büyük bölümünü kaybetmişti. Güçlükle yürüyordu. Bir arkadaşının yanında işe başladıktan çok kısa bir süre sonra tam olarak vurdu felç.
Kaldırıldığı hastaneden taburcu edildiğinde artık güçlükle konuşuyordu. Boynunun sağ yanı kömür gibiydi. Yatağa bağlı olarak tam sekiz ay yaşadı. Yatakta oturamıyordu bile. Yerlerde sürüne sürüne salona ve tuvalete gidiyordu. Tek dileği yeniden okuyup yazabilmekti. Büyük bir mücadele veriyordu. Zihni bulanıyordu zaman zaman. Kanepeyi, masayı, yatağı işkenceci olarak görüyordu.
Fransa'da işkence mağdurlarını tedavi eden bir kliniğe gitti. Yoğun bir tedavi gördü. Verdiği büyük mücadele sonunda yazı yazabilir,
okuyabilir, bastonla yürüyebilir duruma geldi. Bir devrimci olarak, işkencecilerin onu sokmak istedikleri kuyuya düşmedi.
Şimdi Şişli'de bir kitapçı dükkanı var Özlütaş'ın. Siyasal inançlarından yarım santim vazgeçmiş değil. Büyük bir azimle iki de kitap yazmış yaşadıklarına dair. Evrensel Yayınları'ndan çıkan kitaplarının biri 'Felç', diğeri 'Onca İşkenceden Sonra'. Kitabevinin de adı Evrensel. Şimdi Şişli Belediyesi dükkânın 25 milyon lira olan kirasını 80 milyona çıkartmak istiyor. Yüzde 25 enflasyon hedeflenirken yüzde 250 kira artışına karşı çıkıyor Özlütaş,
"Yaşam mücadelesi veriyoruz. Destek olacaklarına mücadelemizi engellemeye çalışıyorlar. Telefonlarım dinleniyor. Hâlâ tehdit
ediliyorum. Kitap satmamı engellemek istiyorlar. Kendi işyerinde göz hapsinde sürgün gibi yaşıyorum" diyor.

Parti üyeliğinden atıldı
Cengiz Dinlemez 12 Mart muhtarası verildiğinde üniversite öğrencisiydi. Lise yıllarından beri ülke sorunlarıyla ilgileniyor, daha yaşanası bir dünya için sosyalizm içinde bir çıkış yolu arıyordu. 12 Mart'tan sonra da sürdü bu arayış. 12 Eylül'e doğru Türkiye hızla sürüklenirken, günlük öğrenci eylemlerini aşıp işçi sınıfı için çalışmaya başladı. O artık Çağdaş Maden-İş Sendikası'nın genel sekreteriydi. Günleri, grevlerde, direnişlerde, toplu sözleşme görüşmelerinde geçiyordu. PartiCephe çizgisinde kurulan Halkın Devrimci Öncüleri grubundandı. Bu arada üniversite bitti, yedek subay olarak askere gitti. Askerliğinin dördüncü ayında 12 Eylül oldu. Gözaltına alındı. Kabakoz'da bir subay kafasını duvara vurdu. Beş dikiş atıldı. Sonra tutuklandı. Beş yıl sonra yargılaması sürerken tutuksuz yargılanmasına karar verildi.
"Cezaevinden çıktım ama, iş yok. Çoluk çocuk babamın evinde kalıyoruz. Para yok pul yok. Ataköy'deki inşaatta iş buldum. İki gün sonra başlayabileceğimi söylediler. Gittiğimde, güvenlik soruşturmamın olumsuz olduğunu söyleyerek işe almadılar. Yoğun bir sürek avı vardı. Sürekli polis takibindeydik. Zaten bir yıl sonra davam sürerken yeniden tutuklandım.Örgüt üyeliğinden 6 yıl 8 ay mahkûmiyet aldım. 1989'da tahliye oldum. Birahane açmak istedim. Ruhsat vermediler. Sonra CHP'ye üye oldum. Bakırköy ilçe yönetim kurulunda eğitim sekreteri olarak görev yapmaya başladım. Birisi ihbar etmiş olacak ki Cumhuriyet Başsavcılığı mahkûmiyetimden dolayı parti üyesi olamayacağımı bildirerek CHP'den kaydımı sildirtti. Devletten alacağım var. Doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyorum ama biz bu ülke
için gerçekten bir şeyler yapmak istedik."

Trafik kazasından işkenceye
1 Mayıs 1977 katliamında Yeşilköy Ticaret Lisesi'ndeki öğretmeni öldürülünce yaptıkları direnişler, paneller aracılığıyla tanıştı siyasetle İbrahim Gezgin. O yıllarda yaşanan Malatya, Sivas, Maraş katliamlarıyla daha da siyasallaştı. Tercihini de Dev Yol'dan yana yaptı. Evlerinin alt katındaki dükkânları bombalandı bir gün. Olay yerine gelen polisin söyledikleri o gün yaşanan ortamı anlatmak açısından ilginç; "Zabıt tutmaya gerek yok. Yarın da bunlar birinin evini bombalarlar, ödeşirler."
1980 Nisan'ında yaralı olarak yakalandığında diz kapağı kangren olacak kadar şişmişti. Siyasi şubede ağır işkenceli, bol elektrikli sorgudan geçti. Kendisinde 14'lü bir silah bulunduğunu söylüyordu polis ve silahı vermesini istiyordu. Gözaltındayken bir gece gözleri bağlanarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Gözlerini açtığında dizlerine kadar gelen sidiğin içindeydi. Sonra tutuklandı. 12 Eylül'ü cezaevinde karşıladı. Dokuz yıl hapis isteniyordu, dokuz aya mahkûm oldu. 1981'in Şubatı'nda tahliye oldu. Aynı yıl tekrar gözaltına alındı, tekrar aynı işkencelerden geçti. Önce serbest bırakıldı, sonra tutuklama kararı verildi. Aylarca kaçak yaşadı. Sonra yakalandı. Yine işkenceli sorgulardan geçti. Tutuklandı. Dev Yol toplu davasının ilk serbest bırakılan sanığı oldu.
Önceki yıl arabasıyla ters yola girdi. Polislerle tartışması kavgaya dönüşünce karakola götürüldü. Bilgisayar kayıtları 'azılı komünist' çıktı. Kavgasını orada da sürdürdü. Kendisine "komünist" diye saldıran polislere "Hanginiz daha it ise o bana işkence yapsın" dedi. Alt kata indirip askıya aldılar. Karakoldan çıktığında bir gözü kapalı, bütün vücudu mosmordu.
İlk kez 18 yaşında cezaevine giren ve bugün tekstil ticareti yapan İbrahim Gezgin, aynı şeyleri yine yapar mıydı acaba?
"Geriye dönüp baktığımda birçok şeyi az yaptığımı düşünüyorum."

15 yaşında örgüt üyesi
Muharrem Karaağıl daha demokrat, sağlığın, adaletin, eğitimin eşit dağıtıldığı, işsizliğin olmadığı bir ülke arayışına başlayınca kendisini 15 yaşında bir gizli örgüt üyesi
olarak bulmuş. Okulunu, hatta ailesini bile bırakıp tüm yaşamını yeni bir dünya kurmaya adamış. 12 Eylül'e kadar illegalite koşullarını iyi değerlendirmiş. Darbe sonrası Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği üyesi olarak yakalanmış.
"Yalnızca kendimi korumaya dönük olarak silah taşıdım. Silah kullanmaktan yana değildim. Bütün bu süreçte değil insana tek bir canlıya bile ateş etmedim."
90 gün gözaltında kalmış. Tam bir mevsim. Başka biri zannettikleri için çok ağır işkence yapmışlar. Örgüt yöneticiliğinden 15 yıl hapis, dört yıl sürgün cezası almış. Cezaevi yaşamı hep direnişlerle geçmiş. İki yıla yakın süre tek tip uygulamaları protesto için cezaevinin içinde, mahkeme salonlarında, hastanelerde üzerinde bir don, bir yırtık atletle dolaşmış hep:
"İçerde ailelerimiz, dışardaa Avrupa demokratik kamuoyu olmasaydı yüzlerce 78'li katledilirdi. Şu anda onlar sayesinde hayattayız. Özgür ve bağımsız bir Türkiye istiyorduk, bizi düşman olarak gördüler. Bu ülkenin politikacıları bizi dışladığı sürece bu ülkeyi de dünya dışlayacak. Veraset hakkımızdan siyasi haklarımıza kadar her şey elimizden
alınmış. Ailemiz dışlamış, arkadaşlarımız dışlamış. Vatan haini, yıkıcı, demişsin. Ya bizimle barışsın, yurttaşlık haklarımızı versin ya da bize başka bir ülke bulsun.
Şimdi bir ayakkabı mağazası olan Muharrem Karaağıl "Kenan Evren ne kadar özgürse, ben de o kadar özgürüm" diyor "Almış tümeni yanına, modern bir hapishanede yaşıyor. Çünkü başkasının özgürlüğünü gasp
edenin kendisi de özgür olmaz."
12 Eylül'ün üzerinden 20 yıl geçti. Yalnız bu-gün içinde yaşadığımız
karanlık ve gericiliğe,
üniformalı anayasaya bakarak değil, tek tek insan öykülerinde bile
12 Eylül'ün kanı hâlâ kurumamış. Kanamaya devam ediyor. Geçmişle hesaplaşmadıkça da bu kan kurumayacak.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.