Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
9 Eylül 2000

'Madalyalarda utancın parladığı bir zaman...'

Hafta içinde iki arkadaşla konuşuyorduk. Salı gecesi 'Gandhi'yi seyretmişlerdi televizyonda. Gandhi'den, Hindistan'dan sonra söz Tagore'a geldi. Bengalli şairin bazı şiirlerini bu
köşede yayımlamıştım daha önce.
O şiirlerden söz ettik. Arkadaşlardan biri, Tagore'un politikayla hiç ilgilenmediğini, İngilizlere karşı
hiçbir eylemde bulunmadığını, sadece şiirini düşündüğünü ileri sürdü.
Öteki arkadaş da onu destekledi.
Yanıldıklarını söyledim. Bizim edebiyat çevrelerinde Bengalli sanatçı için bu yanılgıya hep düşülüyor. Tagore deyince, sadece 'elinde kalemi, dolunaya bakarak derin hülyalara dalmış sakallı bir ihtiyar' imgesi geliyor göz önüne.
Tagore, gençlik yıllarında, ülkesindeki İngiliz yönetiminin kendi halkına yararlı olduğunu düşünüyordu gerçi. Ama bu görüşü 1918'den sonra değişmeye başladı. Kalküta'da yaptığı konuşmalarda ulusalcılığı savundu. Bengal'in politik önderi olabilirdi. Meclis Başkanlığı önerildi kendisine. Tagore, bu öneriyi kabul etmedi, ama politikayla ilişkisini koparmadı. Stratejide görüş ayrılıklarına karşın, Gandhi'yi destekledi, halkının bağımsızlığa kavuşması için yapabileceği her şeyi yaptı.
İki arkadaşın eleştirilerini anlıyordum. Onlar, belki de gümbür gümbür haykıran bir şiir istiyorlardı. Tagore'un bir mektubundan söz ettim onlara.
Mektubu dilimize çevirdim.
Sanatçı, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan bir süre sonra şövalyelik unvanıyla da ödüllendirilmişti, 'Sir Rabindranath Tagore' olmuştu.
Mektup, bu unvanı geri vermesiyle ilgili. Sanırım Türkçede ilk yayımlanıyor.
*   *   *

1919, Hindistan tarihinde bir dönüm noktasıdır. Amritsar kıyımı, Gandhi'nin ulusal önder olarak belirmesi bu yıl içinde olmuştur.
21 Mart 1919'da çıkarılan bir yasayla, yönetimin savaş döneminde kullanabildiği özel yetkileri barış döneminde de elinde tutması sağlanıyordu. Irkçılık temellerine dayanılarak çıkarılmış bir yasaydı bu. Kısa süre sonra, 13 Nisan'da Amritsar'da halktan dört yüz kişi öldürüldü, iki bin kişi de yaralandı. Pencap'ta sıkıyönetim ilan edildi.
Tagore, bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordu. Genel Vali Lord Chelmsford'a bir mektup
yazarak şövalyelik unvanını geri verdi. Mektup, 2 Haziran'da Hindistan gazetelerinde de yayımlandı.
*   *   *

"Kalkütta, 31 Mayıs 1919
Ekselans,
Bazı yerel tedirginlikleri bastırmak için Pencap yönetiminin aldığı ağır önlemler, Hindistan'da Britanya yurttaşları olarak ne kadar çaresizlik içinde bulunduğumuzu göstermektedir. Talihsiz bir halka biçilen cezanın ölçüsüzlüğünün ve o ceza uygulanırken kullanılan yöntemlerin hiçbir uygar devletin tarihinde benzeri yoktur. Silahsız ve savunmasız halkın, insan yaşamını sona erdirebilme konusunda benzersiz olanaklara sahip korkunç bir örgüt tarafından yok edilmesinin,
değil politik beklentiler açısından, ahlaksal açıdan bile hiçbir dayanağı bulunamaz. Pencap'taki kardeşlerimizin acılara, aşağılanmalarına sessizlikle karşılık vermeleri ve bu sessizliğin Hindistan'ın her köşesine yayılması, yöneticileri belki mutlu kılmış, kendi kendilerini kutlamalarına yol açmıştır. İngiliz yandaşları ise işi acılarımızla zalimce alay etmeye kadar vardırmışlardır. Başvurularımız sonuçsuz kalmış, devlet yönetme erdemi yerini öç tutkusuna bırakmıştır. Bu durumda benim yapabileceğim şey, acı terörün pençeleri arasında kıvranan milyonlarca yurttaşımın sesine kulak vermek olacaktır. Madalyalarda utancın parladığı bir zamandır bu; ben de bu tür özel onurlandırılmalardan sıyrılmış biri olarak, insanlık dışı aşağılanmalarla acı çeken halkımın arasında yer almak istiyorum.
Bu yüzden, Majesteleri Kral tarafından bana layık görülen Şövalyelik unvanını, derin üzüntülerimle geri verdiğimi bilgilerinize sunuyorum.
Saygılarımla,
Rabindranath Tagore

Yılmaz Köksal
Yılmaz Köksal'ı tiyatro oyuncusu olarak tanımıştım. İnsanı hemen yakalayan inanılmaz bir sıcaklığı vardı. Bu sıcaklığı sahneden beyazperdeye taşıdı. Seyircisine büyük keyif verdi her zaman. Ama Yeşilçam'ın çilesini de sonuna kadar çekti. Girdiği her taşın altından bileğinin gücüyle, alnının akıyla çıktı. Bunu başarırken şaklabanlığa kaçmadı. Sözünü ettiğim o sıcaklığı sömürmedi, yeteneğini beslemek için kullandı. Keyifle izlediği dört filmi şöyle sıralıyor:

  • İntikam Kılıcı
    (Scaramouche)
    George Sidney
  • Kahraman Korsan
    (Crimson Pirate)
    Robert Siodmak
  • Baba
    (The Godfather)
    Francis Ford Coppola
  • İyi Kötü Çirkin
(The Good, the Bad and the Ugly)
Sergio Leone

'Affedersiniz, isminiz neydi?'
Sanırım daha önce anlatmıştım bu olayı. 1950'lerin sonunda Cemal (Süreya) ilk kitabını, 'Üvercinka'yı yayımlamıştı. Yeditepe Yayınları arasında çıkmıştı kitap. Bir gün yayınevine gittik Cemal'le. Hüsamettin (Bozok) Bey'le çene çalarken Eflatun Cem Güney geldi. Hüsamettin Bey
onun da 'Bir Varmış Bir Yokmuş'unu yayımlamıştı. Bizi tanıştırdı. Cemal'i, 'Üvercinka'yı gösterdi sonra. "Genç
şair arkadaşımızın
ilk kitabı," dedi.
Eflatun Bey, Cemal'e bakarak bir çığlık attı.
"Siz misiniz o? Sizi ne kadar severim, bilemezsiniz. Döner döner, şiirlerinizi okurum. Size
son kitabımı imzalayayım."
Raftan bir kitabını aldı. Masaya oturup kalemini çıkardı. İlk sayfayı açıp başladı yazmaya: "Şiirlerini severek okuduğum..."
Durdu. Cemal'e baktı bir süre; sonra, "Affedersiniz," dedi "isminiz neydi?"

*   *   *

Bu olay nereden mi aklıma geldi? "Roll" dergisinde yayımlanmış bir konuşmadan. Konuşmayı benimle yaptılar. Pırıl pırıl iki genç: Merve
Erol ile Ulaş Özdemir. Ne kadar iyi hazırlandıkları çok şaşırtmıştı beni. Sadece kitaplarımı, gazete
yazılarımı değil, yaşamımı bile neredeyse ayrıntılarına kadar biliyorlardı. Okumuşlardı. Öğrenmişlerdi. Araştırmışlardı.
Ben de o keyifle, inanılmaz bir
rahatlık içinde, gönlümce konuştum.
Derginin öteki yazıları, konuşmaları da öyle. Hiç ilgilenmediğim bir müzik türüne bile ilgimi çekti "Roll". Temelinde 'ciddiyet' denen şey vardı.
Geçen hafta bir konuşmacı daha. Sorular: "İlk kitabınızın adı nedir? Bugüne kadar hiç çocuk kitabı yazdınız mı? Hiç çeviri yaptınız mı?"
Böyle sürüp
gidiyor. Behçet Necatigil'in, Şükran Kurdakul'un kitaplarını açsalar neredeyse bütün soruların yanıtlarını bulacaklar.
Öyleyse benimle konuşmak niye?
'Röportaj yapma sanatı' diye bir şey var. Kiminle konuşacaksanız, önce temel bilgileri edinmelisiniz. Yoksa sabahleyin bir şairle, öğleyin bir kimyacıyla, akşamüstü de bir bilgisayar mühendisiyle konuşma yapabilir, Ferit Öngören'in deyimiyle 'her hususta keman çalabilirsiniz'. İlk sorunuz da herhalde "Affedersiniz, isminiz neydi?" olur.

Oyuncular az kalsın tutuklanacaktı
Bu olayı da Mehmet Karaca'dan dinlemiştim.
Toto Abla'nın eşi, Cem'in babasından. 1930'lardan bir anı. Kendi ağzından aktarıyorum:

*   *   *

Kurduğumuz heyetle Anadolu turnesindeydik. Güneydoğu'da Diyarbakır'a kadar gittik. Hem inanılmaz cahil, hem inanılmaz aydın yetkililer, idareciler gördük.
Urfa'daki oyunumuzda silahlı bir sahne vardı. İki oyuncu, rol icabı, tabancalarına sarılıyor, birbirlerini vurmaya kalkıyorlardı. Araya girenler onları yatıştırıyordu.
Oyundan sonra valinin davetine katıldık. O güne kadar gördüğümüz idarecilerin en aydınıydı vali. Tiyatrodan söz ettik. Bir ara güldü. "Bu gece oyundan sonra ne oldu, biliyor musunuz?" dedi.
"Hayır," dedik.
Emniyet Müdürü geldi. "Sayın Valim, bunlar silahlarına sarılıp herkese kötü örnek oldular. Müsaade ederseniz onları tutuklatayım. Halkın huzurunu ihlal etmekten. Ayrıca bir de araştıralım, bakalım ruhsatları var mı?" dedi.
Şaşkınlıkla yüzüne baktık. Vali yine güldü.
"Şimdi buna tiyatroyu anlatıncaya kadar haftalar geçer. 'Sen merak etme, beni ziyaret edip izin aldılar. Silah ruhsatlarını da gösterdiler,' diye cevap verdim."
Vali olmasaydı belki Urfa'da hapse girecektik. Derdimizi
bir anlayan çıkıncaya
kadar da hapiste kalacaktık.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.