Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Eylül 2000

Ekrana yansıyan dişil kimlik

İngiliz Video Sanatında Kadın Kimliği sergisi, videonun marjinal sanatçılar için uzun zamandır bir vaha ve özgürlük ortamı olduğunu hatırlatıyor. Kadına atfedilen kimliğin içine doğuştan itibaren zerk edilen 'itaat', 'ar duygusu', 'tevazu' kavramları Sweetie
adlı bu gösteride 'başkaldırı', 'pervasızlık' ve 'dışadönüklük' yoluyla geri püskürtülüyor
Haber ResmiPROF. DR. DENİZ DERMAN
İSTANBUL - '80'ler ve 90'ların İngiliz kadın video sanatçılarının çalışmaları 1 Eylül-14 Ekim tarihleri arasında British Council sponsorluğunda Dulcinea'da gösteriliyor.'
Bu başlıktan hareket ederek bir yazı ortaya çıkarmak ağır bir sorumluluk. Kürator Cristiana Perrella, sergi üzerine yazdığı metinde 'Sweetie' başlığının Jane Campion'ın 1989 yapımı filminden alındığını belirtmekte bir beis görmüyor. Hatta, Campion'ın kahramanları, kız kardeşler Kay ve Sweetie'nin 'aynı karmaşık dişi kimliğinin asimetrik iki parçasını oluşturduklarını'na dayanarak, kadın kimliğinde birbirini tümleyen ve sergiye konu olan temel zıtlığı dile getiriyor.
Sanki buradan itibaren bir güçlük başlıyor. Campion'ın kadın temsilleri ile 80'ler ve 90'lar videolarında karşımıza çıkan kimlik meselesinin üst üste ya da yan yana getirilme çabası biraz zorlama. Öncelikle filmin kadın kimliklerini yapılandırıp sunma süreçleri çok farklı. Sinemanın üretim, dağıtım, izlenme aşamaları düşünüldüğünde sinema yönetmenleri video sanatçılarının özerklik ve özgürlük kıyılarına çok da fazla ulaşamıyorlar.
Video sanatı, 1984 yılında izlediğim Avusturyalı kadın sanatçı Friederike Pezold'un 'Toilette' adlı çalışmasından bu yana yalnızca kadınlar için değil, tüm marjinal kimlikler için egemen anlatıyı kırabilecek en uygun temsil ortamı. Video, öznesi (yönetmen) ve nesnesi (model/oyuncu) pazarın içinde olmayan, olmak istemeyen birçok marjinal sanatçı için 70'lerden bu yana bir vaha. Fluxus hareketinden yola çıkan, Beuys'un "herkesin sanatçı, yaşamın kendisinin" sanat olduğu düşüncesine dayanan, Nam June Paik gibi deneyselliği zen budizmi, ya da teknik mükemmellikle birleştiren veya Wolf Vostell gibi televizyonu tahrip eden, Abromovic/Ulay gibi sesinin ve bedeninin sınırları üzerinden video sanatı yapanlara kadar bu böyle oldu. Video kendi teknik görüntü imkânlarına göre anlatılarını çeşitlendirdi ve televizyonla büyüyen bir neslin video sanatı yapmaya başlamasıyla farklı 'cereyanlara' kapıldı. MTV estetiğinden etkilendi, bilgisayar grafiğinden yararlandı ve hatta para kazanmaya başladı. Eskinin dışarıda kalan/kalmak isteyen, başkaldıran, televizyonu toprağa gömen sanatçılarının yerine, bu görüntü ve ses 'fazlasını' bir tapınak gibi kullanmaya başladı, 80'li yılların sanatçıları. Video öte yandan da görüntüsüyle ve izlendiği monitörle/monitörlerle heykel ve enstalasyon malzemesi haline geldi. Giderek seyirci katılımıyla bütünleşen mekân ve zaman tasarımlarına kayıldı, performanslar eskisi gibi ağırlık kazandı. Ve hatta yıllar önce Marl Video Sanatı ödülünü iki kez alan video sanatçısı Volker Schreiner'in 1992 yılında dediği gibi "Video sanatı öldü". Belki onun da bu sözlerle kastettiği video sanatının yeni adlarla farklı ortamlarda sunulacak olması idi.

Videonun vazgeçilmezi ekran
Bu açıdan bakıldığında gerçekten de, Sweetie'nin sunulduğu biçimiyle video sanatının temeli olan TV ekranından izlemenin yerini video projeksiyon cihazlarına bırakmış olması, biraz da ölmesi demek. Çünkü TV ekranının boyutu ve video sanatının felsefi beraberliği göz ardı edilemez. Video görüntüsünü televizyon ekranından izlerken bir pencereden kutunun içine bakarız, oysa projeksiyon bizi duvara yapıştırır ve düzleştirir.
TV ekranı -sanatçısı tarafından aksi öngörülmedikçe video sanatı için elzemdir, çünkü bir yüzün yakın çekiminin karşısına geçtiğimizde boyutunun bizimkine eş olduğunu görürüz. Sinemada ise, bir yüzün yakın çekimi gerçeğinin on beş kez büyütülmüş halidir. Sinema salonunda video sanatının 'yüzyüzeliği' yaşanmaz. Sinema öncelikle sanatsa, televizyon bilimin evcilleştirilmiş halidir. Televizyon ekranını kullanan video sanatı da tasarımını bu gerçeklik üzerine kurar. Sweetie'nin kapsamındaki çalışmalar izlendiğinde video sanatçılarının kullandıklarİ/seçtikleri ortam ve araç nedeniyle yeniden sunmanın temsili (rerepresentation) ile uğraşmanın bilincinde olarak kuramsal bir temele oturdukları görülecektir. Medya araçlarının genel anlamda kuşandığı rol oluşturmak/yapılandırmak ise, video sanatının rolü bu kimliklerin yapısını çözümlemektir (deconstruction).
Seksenler kategorisinde yer alan Tamara Krikorian'ın 'Unassembled Information' (1977) adlı çalışması ve 90'lardan Tracey
Emin, Gillian Wearing, Georgina Starr'ın 'English Rose'u (İngiliz Gülü, 1996) kadın video sanatçılarının 'kişisel olan politiktir/
ideoloji aile içinde ve kişisel ilişkilerde üretilir/politik yapı önemsiz eylem, söz ve durumlarda da var olabilir.' sloganlarından hareketle gerçekleştirilmiş denemeler.
Krikorian, televizyonda saat başı haber sunan spiker görüntüsünün yol açtığı algı tembelliğini sorgulatmak ve kırmak için, ekrana sırtını dönüyor ve ses izinde düzgün bir haber metni yerine değişen dalga uzunluklarındaki radyo kanallarından konuşmalar ve müzik parçaları dinlettiriyor. Tracey Emin ve grubu ise, küçük kızların saç tokaları, kalem kutuları, çantalarını değiş-tokuş ettikleri gibi, birbirlerinin yerine geçiyor. 'Ben senim, sen bensin'. Kadınlara has bir oyun oynuyorlar: 'Birbirinin elbisesini/kimliğini giymek'.
Clio Barnard'ın 'Hermaphrodite Bikini' (1995) adlı çalışması 'laboratuvar ve sanal gerçeklik' ürünü 'asit' renkli sentetik kimlikleri ve onların iki dünya arasında gidip gelişini anlatıyor: Erkek kahramanın yıl boyunca bir organıymış gibi sutyen taşımak zorunda kaldığını anlattığı mutfak ile post-insan karakterlerinin, hermafrodit meleklerin yer aldığı ve böceksi dünyanın erotik fantezileri güdülediği bir 'sanal cangıl'.
'Soyma/sıyırma/koparma' kadın kimliklerine çok uyan fiillermiş gibi görünüyor. Kimliğin katmanlarına ayrılır bir şey olması ve 'birçoğuna geldiği' gibi soydukça çözümlenecek zannedilmesi, bunun içinden çıkılamaması ve işin klostorofobik bir hal alması 80'lerin
önemli video sanatçısı Tina Keane'in işine konu olmuş. Tina Keane'in 1992 yılında Ankara Alman Kültür'de 'x-ray' adlı video enstalasyon çalışmasını sergilemiştik. Keane bu sergiye ise 'Faded Wallpaper' (1988) (Solmuş Duvar Kâğıdı) çalışmasıyla katılmış. Video, Charlotte Perkins Gilmore'un kısa öyküsünden yola çıkarak bir kadının duvar kâğıdı ile takıntılı ilişkisini anlatıyor. Kâğıtlar söküldükçe, imgeler hastalıklı ve ısrarlı bir hale geliyor ve eşzamanlı olarak sözler ve sesler bu katlarla bilinç düzeyine çıkmaya başlıyor. 'Obsessive-compulsive' diye nitelendirebileceğimiz bu sessiz mücadeleyi izleyici de bir yandan paylaşıyor.

Bedene ilişkin takıntılar
Bu takıntılı halin sanatçının bedenine yönelmiş versiyonu Victoria Odhem'in 'Sleepless' (Uykusuz, 1998) adlı çalışması. İlk planda yakın çekimde uyuyan bir kadının başını görüyoruz. Koparma ya da yırtılmaya benzeyen bir sesin duyulmasıyla kadın saçlarını yolmaya başlıyor. Kamera aynı görüntü ölçeğini korurken açısını kuşbakışı pozisyona getirene kadar yükseliyor. Sesler kesildiğinde, uykudan uyandığını tahmin ettiğimiz kadın gözlerini kırpıştırarak bize rüya ve gerçek arası bir yerden bakıyor, başında bir iki tel saç kalmış olduğunu farkediyoruz. İngiliz kadın sanatçıların bazıları bedenlerine ve bedenlerinin ürettiği salgılara duyulan tiksintinin (abjection) yabancılaştırma yoluyla 'azami'ye ulaştırılarak sağaltılmasını sağlıyor. Sarah Pucill'in 'Backomb'u (1995) kadın saçının bedenden ayrı bir varlık olarak davranmaya başlamasını gösteriyor. Saç masum ve romantik bağlamından sıyrılıyor ve fallik bir metafor olarak tehditkâr ve tahripkâr bir hal alıyor. 'Pixillation' tarzında bir
animasyon ve endoskopik kamera yoluyla bir kez daha kadın bedeninin seyirlik bir parçası 'bulantı' yaratacak bir 'alien'e dönüşüyor.
Sweetie'nin seçtiği İngiliz kadın sanatçılar ulusal ve kültürel kimlikleri açısından 'öteki' durumunda değiller, ama kadın olmak durumundan beyaz, orta sınıf İngiliz kadın sanatçısı olsalar da 'ötekiliği' tanıyorlar. Kadına atfedilen kimliğin içine doğuştan itibaren zerkedilen 'itaat', 'ar duygusu', 'tevazu' kavramları Sweetie gösterisinde yer alan sanatçıların çalışmalarında 'başkaldırı', 'pervasızlık' ve 'dışadönüklük' yoluyla geri püskürtülüyor. Kişisel olanın estetiğini överken, birçoklarının işine gelen 'kadın duyarlılığı'na Sweetie'nin kadınları kayıtsız kalıyor.
Dulcinea Tel: 0 212 2451039
Prof. Dr. Deniz Derman: Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.